Ay Isigi
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
  Gölgeler Kitabı Parapsikoloji Ansiklopedisi
Kullanıcı Adı: Beni Hatirla?
Şifre:
  Mesajları Göster
Sayfa: [1] 2 3 ... 100
1  İnsanlık Tarihi ve Gizemleri / İslam Tarihi / Şeyh İsmail Maşuki ( 1508- 1528) : 31 Temmuz 2018, 13:09:06
Yirmi yaşındaki bir gençten, beklenemiyecek tasavvufi olgunluktaki beyitler bunlar. Yukarıda da söylediğimiz gibi şiirlerinin esin kaynağı Yunus ve Nesimi'dir.  Hatta yukarıda birkaç beyitini vermiş olduğumuz üçüncü şiiri Nesimi'nin bir gazeline naziredir.

Sarı Abdullah Efendi, Semerat-ul Fuat çevirisinde[7] Oğlan Şeyh'e ilişkin şu bilgileri vermektedir:

“...Maşuki Edirne'ye geldiğinde 19 yaşında idi. Büyük ulemadan biri onun şerefine bir şölen verip, en baş köşeye oturttu.. İstanbul'a geldiğinde ise halk izdiham halinde onu ziyarete gidiyordu. Ona gösterilen ilgi ve sevgiyi haber alan Sultan Süleyman Kanuni; ' Size suikast yapılması ihtimali vardır. iyisimi siz yeriniz olan Aksaray'a dönünüz!' haberini gönderdi.”

“Babasının bazı müritleri de  ‘inat etme, celadet gösterme; yerine git, canın tehlikededir!’ diye ısrar ettiklerinde:

“Benim sonum önceden belli edilmiştir; günün birinde kanımın döküleceğini çok iyi biliyorum...diye diretiyordu O. Ey bana öğüt verenler! Benim derdim sizin öğüdünüzden daha üstün. Beni öldürülmekle korkutmayın!  Bu boş tehdittir. Ben kanıma susamış biriyim... Aşıklar her zaman için ölüme hazırdır. Aşıkların ölümü bir çeşit değildir; onların bir değil iki yüz canı vardır ve onu fedaya herzaman hazırdırlar, ederler de. Ölüm ve hayat birdir bana; yaşayıp hayatı tattım, ölümü de tadayım...”

Görüldüğü gibi Oğlan Şeyh'in halk arasındaki etkinlikleri kendisine ulaştırılan Padişah, onun derhal İstanbul'u terketmesini istemiştir. Ancak İsmail Maşuki ne Padişah buyruğunu ve ne de dostlarının öğüdünü dinlemiş; İstanbul'dan ayrılmayarak, doğru bildiklerini camiler, mescit, tekke ve sokaklarda halka anlatmayı sürdürmüştür.  Osmanlı devleti tarihinde, resmi inancın (Sünniliğin) tapınağı “Allahın Evi” olarak nitelenen camilerinde, devlet dinine başkaldırmış ve aykırı siyasetle kitleleri etkilemiş başka örnek bulamıyoruz.  Ölümle korkutulması İsmail Maşuki'nin kılını bile kıpırdatamamış. Ölümün üstünü üstüne giderek şunları söylemiştir:

“Beni öldürün, öldürün beni!  Benim katlimde hayat vardır.  Ölüm tatlı şeydir; Kafes kırılınca kuş uçar.  Ben aşığım ölüme susamışım, Beni öldürünüz!”

Oğlan Şeyh'in yine Semerat-ul Fuad'da geçen bu sözleri, Hallacı Mansur ( 857- 922) Divan'ındaki ünlü “Uktulüni ya sikati, innafi katli hayati, mamati!-Ey eski dostlarım, beni öldürünüz! Yaşamam öldürülmemdir benim” [8]diye başlayan kasidesinden uyarlamadır. Demekki Maşuki Hallacı Mansur'u çok iyi incelemiş ve onun Enelhak (Ben Tanrıyım) inancını benimsemiştir.  Benimsemek bir yana, bunu yaşama geçirmenin korkusuzca siyasetini yapmıştır.  Abdulbaki Gölpınarlı'nın [9]  “Melamiler arasında babadan oğula, şeyhten müride intikal eden rivayete göre; Şeyh Maşuki müritlerini zikrettirirken zikir sırasında ‘Allah! Allah!” yerine ‘Allahım! Allahım! (yani Allah benim! Allah benim! anlamında)’ dedirtirmiş” diye yazmış olması  bu gerçeği açıklamaktadır.  Bize ulaşan sözlerinde, birçoğu tanıklar tarafından kaba küfürler biçimine dönüştürülmüş de olsa, şiirlerinden çok daha yalın ve doğrudan anlatım vardır. Esinlendiği ya da alıntı yaptığı ustalarının sözlerini basitleştirerek, bazan ince bir alay içinde  halka-dinleyicilerine sunmuştur.

R. Zelyut'un yerinde değerlendirdiği gibi İsmail Maşuki, “yaman bir propagandacıdır.Ve yüksek etkileme gücü vardır. Konuşmaları ve davranışlarından çok iyi eğitim gördüğü anlaşılıyor.  Şiir gücü de yüksektir. Bu nedenle halkı ve askerleri de etkisi  altına almakta, yandaşları hızla artmaktadır. Gelişmelerden kaygılanan ve bir ayaklanmadan korkan yönetim, onu İstanbul'dan uzaklaştırmak ister. Maşuki direnir ve Osmanlı uleması harekete geçer.” [10]

Duruşmada Ebusuud Efendi İstanbul kadısı olarak Maşuki'yi “Zikrullah  ederken, devran ve raks yaptığı; şarap içip müritleriyle birlikte coşku içinde Yunus Emre'nin;' ‘Cennet cennet dedikleri/ Birkaç köşkle birkaç huri/isteyene ver sen anı/ Bana seni gerek seni ve Sen bir ulu sultansın/ Canlar içinde cansın/ Çün iyan gördüm seni/ Pinhan kapısı değil’ şiirlerini söylediği; namaz ve zekâta ilişkin bir çabası olmadığı” için suçlamış ve fetvasında aynı şeyleri değişik biçimlerde paragraflar dolusu yineleyip durmuştur. Sonunda:

“El Cevap: Bu halleri ve sözleri tam anlamıyla fuhş olduğu gibi, cennet hakkında söyledikleri de açık küfürdür. Sonra bu suçları tapınma sayarak, yüce ayeti buna kanıt göstermekle kâfir olmakta; tövbe edip dönmediği takdirde, kesinlikle katledilmelidir.”  diyerek kendi hissesine düşen ölüm yargısını vermiştir.

“Tapınmanın belli bir biçimi yoktur. ‘Allahı ayakta iken, otururken ve yanüstü yatarken anınız!’ ayetinin[11]  anlamı Tanrıya her durumda tapınabilirsiniz demektir. Raks da bu durumun içinde değerlendirilmelidir. Peygamberin, 'kendinizi kime benzetirseniz ondansınız’ hadisi gereği, raks( sema, semah kastediliyor) etmek göklerde uçan meleklere benzemektir. islamın peygamberi de raksetmiştir...Bunlar zevk halidir.  Ulema zevk sahiplerinin sırlarını bilemez!” diyordu ismail Maşuki.

Şeyh Bedreddin ise şöyle söylüyor bu konuda:

“Tanrı Kuran'da ‘...Yeryüzü yaşamı bir oyun, eğlence ve oyalanmadır.’ der. Özleri doğru olanların güzel ses duyunca gönülleri Tanrıya yönelir. Onlar için raks-sema hem yararlı hem uygundur. insanı Tanrıya yaklaştıran bu işe yasak demek, hiçbir müslümana yakışmaz." [12]

İşte Maşuki tapınma yerleri (cami, mescit ve tekkeler) ve açık toplantılarda Kur'an’dan ayetler ve hadis okuyup, yorumlayarak -Ebusuud'a göre cezası ölüm olan- bu suçları(!) işlemiştir. Oğlan Şeyh cennete inanmamaktadır. Sadece Yunus'un şiirlerini okuyarak cennetle alay etmemiş. Şeriyye Sicili'nde  belirtildiği üzere tanık Hacı Tarık şu ifadeyi vermiştir:

“Oğlan Şeyh namaz kılanlara; ‘Cenneti gidip göreyim diye namaz kılmaz mısınız? Sizin cennet dediğiniz yere biz merkebimizi bile bağlamayız!’ dedi.”

Yine Hacı Tarık ve Muhiddin'in tanıklıklarına göre Şeyh ismail Maşuki:

“Şeriatın haram dediği herşey helaldır!” [13] diyerek zaten Sünni inancın, Şer'i Şerif ve yorumlarının karşısındadır.  Onları reddetmektedir.

Genç İsmail Maşuki Kuran'ın “kadim, yani ezel ve ebed olan, yaratılmamış yaratan” Allahını tersyüz edip insana çevirmiştir. Derviş Muhammed bin Abdulgani ve Muhiddin'in tanıklıklarına bir gözatalım:

“Oğlan Şeyh diye bilinen İsmail adındaki kişi: ‘insan kadimdir demiştir; insana hiçbirşey haram olamaz! Her insan tanrıdır. Her biçimde gözüken odur. Görünür tanrıya tapalım. Ruh bir bedenden çıkıp, başka bir bedene girer. Kabir azabı diye birşey de yoktur, hesap günü de!...”

Maşuki'nin bu söyledikleri yeni değildir. Özellikle o Varidat'ı çok iyi incelemiştir. Şeyh Bedreddin'in aşağıdaki sözlerinin, sanki sadeleştirilmiş yansımalarıdır:

“Tanrıdan başka tapılacak tanrı yoktur’ sözü, evrende tanrıdan başka varlık yoktur demektir. Tanrı kendini yansıtan niteliklerle görünüş alanına çıkar. Bu nedenle her nesne tanrıdır. Bir insan ben tanrıyım derse, bu doğrudur...Dünyada insan suretinde tanrıdan başkası yoktur...Bu gövde ile ayrıntıları dağılıp, yokolduktan sonra yeniden birleşip eski haline dönemez, yeniden varolamaz... Kadın erkek ilişkisi (evlenme) yoluyla insansoyu türer... Ahiret işleri duyu evreniyle ilgili değildir; huriler, cennet köşkleri, yemiş bahçeleri yalnız düşler ülkesinde vardır..” [14]

Şeriyye Sicili'nde tanık Muhiddin ve Hasan bin Abdullah'ın bildirdiğine göre İsmail Maşuki, şeriat tapınmaları ve islamın koşulları hakkında şöyle konuşmuştur:

“Şarap aşk kamışı, tanrısal coşkudur ve inançlı kişilere helaldır.Yemek, içmek, yatmak, uyumak hepsi tanrıya tapınmadır. Oruç, zekât hac ise yezide cürüm için geldi; boş şeyler bunlar! (Son söz Yunus Emre'nin, ‘Oruç namaz hac zekât cürm ü cinayettürür’ dizesinden uyarlamadır. İ.K.)”
“Gerçek inanan kişinin yılda iki kez bayram namazı yükümlülüğü vardır; kalanı sıradan insanlar içindir.  Yani birbirlerinin semerlerini yememelerini önlemek için konulmuştur. O iki namazda da secde yerinde beni (insanı) göreceksiniz.”

Yine Hasan bin Abdullah tekbaşına tanıklığında şunları anlatıyor:

“Oğlan Şeyh evinde müritlerinin istemiyle namaz kıldırmış. Ancak iki rekâttan sonrasını yasaklayıp şöyle demiş;  ‘Velilerin arkasında iki rekât namaz kılmak yeterlidir.”

Şeyh İsmail Maşuki'nin kaba küfürlere çevrilip, Divan-ı Humayun duruşmasında sunulmuş sözleri de çok akıllıca ve nesnel yorumlara açıktır. Muhiddin onun,“zina ve livata neden suç sayılıyor? Toprak toprağa girmektedir; bunlar aşkın lezzetidir” dediğini ileri sürüyor. Mevlana Muslihiddin ise şunu anlatmıştır:

“Bazı azgın dinsizler: ‘Bizim avradımız ve oğlanımızın hepsi senin yoluna...’ deyince Şeyh ismail Maşuki: ‘ Avradınız, oğlanınız ve komşunuz size (birbirinize) helal olduğu gibi, cümlesi velilere de helaldır,demiş.”

Muhiddin son verdiği ifadesinde Oğlan Şeyh'in “oğlanı ve kızı yaratan sizsiniz; gidersin bir kadınla yatar, neşeyle akıtır tohumlarsın onu. Sonra da Allah yarattı, dersin” diye konuştuğunu belirtmiştir.

İsmail Maşuki halkın karşısında bu biçimde kesinlikle konuşmamıştır. Ancak açıklanması, kafalara iyi yerleştirilmesi gereken ve anlaşılması güç fikirleri desteklemede ve anlaşılır kılmak için bir güldürü havası içinde kullanmış da olabilir.  İnsan için: “Her kişi tanrıdır; kadimdir yaratılmamıştır.Görünür tanrıya tapalım!” diyen Maşuki hiç kuşkusuz Kutsal kitapların söylediği, “Tanrının insanı topraktan yarattığına" inanmamaktadır. Bunu tartıştığında karşısına çıkan bir kimseye ya da ulemaya;    “öyleyse zina ve livata suç sayılmamalı. Çünkü toprak toprağa girmektedir” niçin demiş olmasın?

Ayrıca, Maşuki “görünür tanrıya tapalım!” derken, Ali'nin “Ben görmediğim tanrıya tapmam” sözünden kaynaklanmaktadır. Tanık Muhiddin'in, Maşuki'den duyduğunu ifade olarak verdiği, “Oğlanı ve kızı yaratan sensin...” ile başlayan son cümleleri, bir biyolojik gerçeğin o gün yapılabilecek en yalın açıklamasıdır. Ayrıca yukarıda geçtiği gibi Şeyh Bedreddin de benzer bir cümle söylemiştir.

“Avradınız, oğlanınız ve komşunuz size helaldır. Size helal olan Velilere de helaldır” biçiminde mahkemeye sunulan sözler ise, onun  o r t a k ç ı - b ö l ü ş ü m c ü düşüncesinin çarpıtılmasıdır. Dede Sultan (Börklüce Mustafa) nın kıyamında bayraklaşan, Şeyh Bedreddin'in “yarin yanağından başka herşeyde ortaklık” ilkesini, Osmanlı tarihyazıcıları ve Şeriat fetvacılarının ağızbirliği etmişçesine “Kadınları da ortak kullanmak...” biçiminde açıklamalarına benzemektedir. Ama onların yalanlarını, çağdaş Bizans tarihyazıcısı Dukas'ın Börklüce hakkında yazmış oldukları ortaya çıkarmaktadır.

Ne yazık ki İsmail Maşuki'nin yaptığı konuşmalar ya da -daha eskilerin deyimiyle- Şatıyye'lerinin tümü yandaşları tarafından yazılarak günümüze taşınmamıştır.  Buna rağmen düşmanları tarafından küfür olarak bize ulaştırılanlar, onun büyük isyancı kişiliğini çok iyi yansıtmaktadır.

Osmanlı başkentinde  o güne değin görülmemiş bir biçimde yönetimi, ulema ve umerayı aykırı düşünceleriyle titreten Maşuki yaşatılmamıştır. O Sünni dogmatizminin karşısına, aldığı eğitim, bilgi ve gözlemlerden elde ettiği toplumsal kazanımlarla oluşmuş bilinç düzeyinin desteğinde dikilmiş ve genç yaşının tüm dirilik ve korksuzluğuyla tekbaşına Muhteçem Süleyman'a tahtında korkuyu yaşatmıştır.

“935 hicri, yani 1528 yılında kısa bir mahkeme sonunda, Atmeydanı’nda kafası kesilip, başı ve vücudu ayrı ayrı Ahurkapu'dan denize atılmıştır. Halk arasında ermiş velilerden biri olarak saygı görmekte olan Oğlan Şeyh, müritlerinden birinin düşüne girip, cesedinin üç gün sonra karaya vuracağını ve arkasından başının geleceğini söyler. Derviş tarif edilen yerde beklemiş.  Önce cesedi, bir gün sonra da başı ortaya çıkmış Şeyh'in. Ve ikisini birleştirerek gömmüş. Sonra Kayalar adı verilen bu yere azizin türbesi yaptırılmıştır.” [15]

İsmail Maşuki, diğer adıyla Oğlan Şeyh hakkında Osmanlı tarihyazıcıları, Şeriat Fetvacıları, Şeriyye Sicili, karşıtları ve yandaşları tarafından anlatılanların her biri onun  yaşamının son yılındaki büyük dramanın bir sahnesini oluşturacak çeşitliliktedir.

Öyleki en gerçekçisinden tutunuz da, en olunmazına değin Oğlan Şeyh üstüne anlatılan olaylar, bu dramanın bütünselliğini tamamlamaya hazırdılar. Bunun farkına vardığımızda onları dönemin siyasal, toplumsal ve güncel yaşamı içerisinde birleştirip değerlendirmeyi ve denedik. Böylece  "İsmail Maşuki Duruşması" oyunu ortaya çıktı.

Son olarak sevimli Evliya Çelebi'mizin kimden yana olduğu pek anlaşılamıyan, abartılı betimlemelerinin arasındaki, İsmail Maşuki olayına ilişkin özü birlikte yakalamayaçalışalım:

“ ...Ziyaretgâh-ı Şeyh İsmail: Bu zat katlonularak cesedi mübarekleri Ahurkapu'dan deryaya bırakılmış. Ol vakt Padişah Hisar'da Kandilli Bağçe'de imiş. Bir de görürler ki (Herhalde Muhteşem Süleyman'ın düşlerine girmiş olmalı İ.K.)  Şeyh-i aziz on halifesiyle Kandilli Bağçe önünde zuhur idüb, deryada derya gibi cuşa gelerek semâ itmeye başlar. Padişaha hitaben; ‘Hünkârım!  Bizi nahak yere katlettiler; arz-ı hale geldik.’ dirler. Ve temam bir saat orada semâ idüb, Hünkâr-ı sahib- i hali hüngür hüngür ağlayarak(!) akıntıya katılub taa Durmuş Dede tekkesinin önüne varırlar... Hakir üzerlerine  on gice nur yağdığını müşahede iden canlarla görüştüm.”[16]

Osmanlının Sünnilik dışındaki aykırı düşünceye (heterodoksie) yaptığı acımasız baskının kurbanı, Kanuni Sultan Süleyman'a karabasanlı düşler gösteren, padişah tahtını titreten bu yiğit isyancıyı saygıyla anıyoruz.

Kaynak:
itaatsiz.org
2  İnsanlık Tarihi ve Gizemleri / İslam Tarihi / Şeyh İsmail Maşuki ( 1508- 1528) : 31 Temmuz 2018, 13:06:47
Molla Kabız'ın katlinden sonra henüz bir yıl geçmeden İsmail Maşuki olayı Edirne ve İstanbul'u sarmış; farklı ve çok önemli boyutlarda gelişmiştir.  Anlatıldığına göre Pir Ali Sultan Aksarayi, oğlunu Sultan Süleyman'ın isteği üzerine, onun koruması altına Dersaadet'e, yani başkent İstanbul'a göndermiştir. Kendisi hakkında da, şeriata aykırı davranış ve sözlerinden ötürü, Divan-ı Hümayunda açılan duruşmadan sözedilir. Tarihyazıcıları ve Bayrami Melamilerinin yapıtlarında geçtiğine göre, bizzat Sultan Süleyman, savunmasında kullandığı sözler hoşuna gittiği için soruşturmaya katılmıştır.  Pir Ali Aksarayi'nin, Mehdilik iddiası ve cenneti yadsıması ve diğer şeriata aykırı sözleri üzerine verdiği tevilli yanıtlardaki ince zekâ ve mizah, Padişah'ı fazlasıyla etkilemiş. Öyle ki, onu cezalandırmak değil, tersine ödüllendirerek Aksaray'a geri göndermiştir.

Şeriat mahkemeleri duruşmalarında suçlanan kişinin kendini kurtarabilmesi için, üç savunma ya da ifade biçimi vardır: söylemiş olduğu sözleri yorumlayarak tevil eder, yani tam tersine çevirir. Ya da “Nakli küfür, küfür değildir” ilkesinden yararlanmak maksadıyla sözlerin kendisinin olmadığını ıspatlamak ve tövbe istiğfar etmekle kendini kurtarır. Ancak ne varki uygulamada dinsizlik; mülhid, rafızi ve kızılbaşlık gibi dinsel sapkınlık olarak nitelenen suçların bağışlanması az görülen olaylardandır.

İsmail Maşuki'nin yargılanmasında Padişah, Molla Kabız'daki başarısızlıklarından ötürü, kazaskerleri duruşmaya çağırtmamıştır. İlk aşamada Şeyhülislamı tayin ederek mahkemenin bir an önce bitirilmesini arzu etmiştir. Edirne ve İstanbul'da Oğlan Şeyh'i tutan ve ona inanan her sınıftan binlerce insana gözdağı vermek, yandaşları sindirilmek istenmiştir.

Bir bakıma yönetim, genç İsmail Maşuki'nin kişiliğinde, bir-iki yıl önce Anadolu'da Hacı Bektaş soyundan Kalender Sultan ve Baba Zünnun önderliğindeki Rafızi- Kızılbaş ( Alevi) başkaldırısının fikir olarak dağdan-kırlardan kente inmesi gibi değerlendirmiştir. Kısa süren özel Divan-ı Hümayun duruşmasında, yeni İstanbul kadısı Ebusuud'un suçlamaları ve altı tanığın aleyhinde verdikleri ifadelere dayanarak Şeyhülislam ibn Kemal, henüz yirmisindeki İsmail Maşuki'nin katline fetva vermiş. Başı kesildikten sonra, toprağa gömülmüye bile layık görülmeyerek, bedeni ve başı ayrı ayrı denize atılmak gibi korkunç uygulamaya gidilmiştir.

Oğlan Şeyh'le birlikte kimi tarih yazıcılarına göre 12, kimilerine göre 10 müridi de katledilmiştir. Şeriyye Sicilinde bunlardan söz edilmediğine bakılırsa, müritleri olan, ayaktakımı dedikleri kişilerden 10-12 sini gelişigüzel  yakalayarak, başlarını kesmiş olmalılar.

Şimdi tarihçilerin anlattıkları, Ebusuud'un fetvası ve Şeriyye Siciline kayıtlanmış tanık ifadelerinden İsmail Maşuki'nin düşünce ve eylemlerini görelim. Ayrıca düşüncelerinin kaynaklarını; onları kimlerden naklettiği ya da nereden esinlendiğini saptamaya çalışalım.

Yaşamının üçte birinden fazlasını (28 yıldan fazla) Osmanlı Şeyhülislamı olarak geçirmiş olan Ebusuud Efendi; adı geçen fetva mektubunda, İstanbul kadılığı dönemindeki İsmail Maşuki davasında kullandığı suçlama delillerini göstermekte. Bunlardan dolayı katline fetva vermiş olduklarını açıklamaktadır. Kırk yıl sonra getirilen bu açıklama ile, Gazanfer Dede'nin ölüm fetvası için örnekleme yapılmıştır.

Aşağıda bu ölümcül(!) kanıtlarından yeri geldikçe özetler geçerken, hazretin kırk yılda akıl-us yönünde bir arpa boyu ilerlemediğini de göreceğiz. Şeriyye Sicili'ndeki tanıklara gelince: içlerinden Hac Tarak  (Büyük olasıyla Hacı Tarık'tır ve onu tercih edeceğiz.) ve Muhiddin'in adlarının sıkça geçmesi; onu heryerde izlediklerini ve bu nedenle ya saray hafiyelerinden ya da Maşuki'nin müritlerinden olup, satın alındıklarını gösterebilir. Bunlar alabildiğince basit ve kaba küfürler biçimindeki ifadelerle ortaya koymuşlardır Oğlan Şeyh'i. Genç İsmail Maşuki bir mutasavvıf ozan olarak, Yunus'tan Seyyid Nesimi'ye uzanan bir çizgide Türkçe şiirler de yazmıştır.  Lalizade Abdülbaki (Sergüzeşt 316, a-b): “İsmail Maşuki'nin galebeyi cezbeyle, maarifi hakkani ve esrarı rabbaniyi mutazammın türki eşar ve ledünni güftar sahibi olduğunu (yani, İsmail Maşuki'nin coşku halinde söylediği kurallara uygun ve tanrısal sırları içeren Türkçe şiirleri ve gizemli sözleri vardır.)” diye yazmaktadır.

A. Gölpınarlı, Süleymaniye kütüphanesinde bir yazmadan beş gazel ve bir mesnevisini saptamıştır.[6] İsmail Maşuki bu şiirlerinde tanrıyı bilmenin yolunun bir mürşit eteğini tutmaktan geçtiğini; herşeyin insanda gizli ve insan yüzünün tanrıyı yansıttığını anlatır. İnsan evrendeki herşeyden yücedir. Kısacası tanrı insandır, secde ona edilmelidir; Tanrı en açık biçimde ile görünüm alanına çıkar.  Yani, onlarda zuhur eder... Dili 16.yy halkın konuştuğu istanbul Türkçesidir. Şiirlerinden bazı  beyitler geçerek yakından görelim:

1)

Tut Hakkı bilmek dilersen ehl-i irşad eteğin
Niceler bilmediler kim böyle erkân gizlidir

Değme bir hor ü hakire hor deyu kılma nazar
Kalbinin bir küşesinde Arş-ı Rahman gizlidir

2)

Gönüldür menzil-i canan gönüldür vasılı Rahman
Gönüldür aşık ü sadık değil hali temennadan

Çü sensin aşık ü maşuk çü sensin talib ü matlub
Haber vir gel nedir şahım murad olan bu gavgadan

3)

Suretinde biz ki Hakkın suretin gördük iyan
Men idemez bizi Haktan zahidin efsanesi

Ehl-i aşkın gözüne yeksan görünür daima
Mabed-i abid ile hem rahibin büthanesi

Sırr-ı ekber sahibidir sırr-ı meyhanem benim
Her taraftan cezbeder aşıkları humihanesi

4)

Senin zatındürür mescüt ana cümle eder secde
Mesacette eger aşık kilisada eger ruhban

(6)

Veli insan gibi mazhar olimaz zatına hergiz
Ki anı suretin üzre halkettin edüb insan

Ayni hak oldu vücudum kaçma ey hak sureti
Hak ile hak olagör gel vehmi kov, Şeytandır

Kalbin Allah olduğiçün suretin Rahmandır
Ki mükevvin ismin ey meh halıki ekvandır

Kim ki aşk ile vücudun bildi vü buldu bu gün
Kendi kend özün yitürmedi, ulu sultandır **
3  İnsanlık Tarihi ve Gizemleri / İslam Tarihi / Şeyh İsmail Maşuki ( 1508- 1528) : 31 Temmuz 2018, 13:05:45
Şeyh İsmail Maşuki  ( 1508- 1528)*


“İnsan kadimdir; yaratılmamıştır, yaratandır.  Her kişi tanrıdır, her biçimde gözüken odur. Öyleyse görünen tanrıya tapalım... Ruh bir bedenden çıkıp başka bedene geçer. Kabir azabı diye birşey olamaz; ölülerin dirilmesi, soru ve hesap günü de yoktur.”

Şeyh  İsmail  Maşuki

Yukarıdaki sözleri ve buna benzer daha birçoklarını söylemiş olan kişi 19-20 yaşlarında bir gençtir.  İnsandan başka bir tanrı tanımıyan bu delikanlı, dinlerin temellendirildiği ölümötesini, yani öbür dünyayı da kesinlikle kabul etmiyordu. O, yaşanılan nesnel dünyanın nasıl en iyi bir biçimde değerlendirileceğinin siyasetini yapmıştı.

Değerlendirmesi, çoğunluğun, yani halkın mutluluğunu amaçladığı için, Sultanın, ulema ve umeranın (alimler ve amirler, yani yönetici sınıfın) yüzde yüz karşısındaydı. İsmail Maşuki, halkın ona yakıştırdığı adıyla Oğlan Şeyh bu siyasetini, şeriat temeline dayalı islam devleti olan Osmanlı imparatorluğunun en güçlü bulunduğu, dolayısıyla muhalif düşünce ve inanç topluluklarını amansızca ezdiği, Yükselme Dönemi'nde yapmıştır.

Osmanlı tarihyazıcılarından Nevizade Atayi onun hakkında şu kısa ana bilgiyi vermektedir:

“Bayrami tarikatının şeyhlerinden Aksaraylı Pir Ali Sultan'ın oğlu olup, 'Oğlan Şeyh' demekle ünlüdür.  Kendisi karışıklığa neden olmuştur.”

“914 ( 1507-8) tarihinde doğmuş olan Maşuki, babası tarafından yetiştirilerek her geçen gün bilgisini ve görgüsünü artırmıştır... Sonra İstanbul'a gitti. Orada  bilgisini, düşünce ve inançlarını yaymaya başladı.”
“İsmail Maşuki, büyük bir çekiciliğe sahip bulunuyordu. Genellikle camilerde va'zlar verir, tefsir aktarır; aydınlatıcı toplantılar yapıp yol gösterirdi.  Halktan ve askerden pek çok insanı kendisine bağlamıştı.  Söyledikleri halk arasında gürültülere neden oluyordu.”
“Bir yıl kadar bu çalışmalarını sürdürdü. 935 ( 1528) yılında, zamanın müftisi olan ibn Kemal Paşazade'nin fetvası ile, bozgunculuğunu yoketme işi din kılıcına havale edildi ve öldürüldü..."[1]

Onu her yönüyle tanıtıcı olmasa da Şeyh İsmail Maşuki hakkındaki bilgileri, sadece Osmanlı tarihyazıcılarında değil, belki fazlasını Şeriyye Sicili defterlerinde bulmaktayız. Bu Şeriyye kayıtları bütünüyle Oğlan Şeyh'i mahküm eden suç delilleri(!), yani onun konuşmalarından seçilmiş şeriata aykırı ve küfür kabul edilen sözlerdir. Bu sözler Divan-ü Hümayundaki özel mahkemede, isimlerinin başında  “Hacı, Mevlana, Derviş ve Şeyh” gibi mahlaslar taşıyan 6-7 tanığın ifadeleri olarak dinlenmiştir.

Maşuki'nin sözlerinden çoğu kez çarpıtılıp, en kaba küfürlere dönüştürüldüğü ifadelerde bile nedensellik rahatlıkla kavranabilir durumdadır. Suç kanıtları olarak söylenenlerin hiçbirinde anlamsızlık ve büyük tutarsızlıklar yoktur. Oysa en azından üçüncü ağızdan bize ulaşmaktadır.

Maşuki'nin çeşitli yollarla bize kadar gelen sözlerindeki düşünce ve görüşlerin pekçoğu kendisinin değildir. Ama, bunların yürekli taşıyıcısı ve cansiperhane yayıcısı olmuştur.  İsmail Maşuki'ye ilişkin bilgilerin bir kısmı, Şeyhülislam Ebusuud Mehmet Efendi'nin 1567 tarihinde, Gazanfer Dede'nin dinsizlikten soruşturmasına dair başvezire gönderdiği mektupta bulunmaktadır. Bu fetva mektubunda:

“...Ben Oğlan Şeyh'in katledilmesi işinde, alışılmışın dışında fazla çaba gösterip, yavaş ve dikkatli çalışmışımdır. Yargılama sonunda Mevlana Şeyhi Çelebi, onun dinsiz olduğuna karar vermişti.  Ben yargılamayı iki-üç meclis daha uzattım.

Herhangi bir yoruma asla meydan bırakmıyacak önlemleri aldıktan sonra karar verdim.” [2]

diye yazan Ebusuud'u, korkunç olaydan tam kırk yıl sonra günah çıkarırcasına bir davranış içine girmiş sanırsınız, ama değil. Kesinlikle yalan söylüyor, Oğlan Şeyh'in bir an önce kafasının kesilmesi için elinden geleni yapmıştır.

1527 yılında Sahn Medresesi müderrisliğinden Bursa ve hemen arkasından İstanbul kadılığına atanmış olan, büyük yükselme hırsına sahip İskilipli Ebusuud Mehmet efendi, kazaskerlerin katılmamış olduğu bu özel duruşmada, Şeyhi Çelebi'den daha yetkiliydi. Şeyhülislam ibn Kemal'in öğrencisi, yani onun yetiştirmesi olarak mahkemenin en etkin üyesi idi. Sadrazam İbrahim Paşa ve kafes ardında duruşmayı izleyen Padişah Sultan Süleyman'a tüm bilgi ve becerisini göstermeye çabalamıştır.  Adı geçen fetva mektubunda İsmail Maşuki olayına şöyle giriyor: “Soru: 'Suçlu görülerek katledilen Oğlan Şeyh dedikleri kişi zulmen öldürüldü!' diyen insanlara ne yapmalı?”

“Cevap: Onun mezhebindeler ise öldürülür!”

Bu girişten hemen anlaşılıyor ki kırk yıl sonra Oğlan Şeyh davası hala tartışılmakta ve yönetimin zalimliği ve baskısıyla bu gencin  haksız yere katledildiği yolundadır kamuoyunun düşüncesi. Kaldı ki, zaten bu özel duruşmadan sadece suçlamalar gelmiştir günümüze.  Öyle anlaşılıyor ki Şeriyye Sicillerinde, dinsizlikle suçlanan kişilerin savunma kayıtları pek tutulmamaktadır. Ya da Hanefi hukukunun yargılama sisteminde savunma ve suçlunun tanık gösterip, lehinde ifadelerinin alınmasının yeterli işlerliği sözkonusu değildir. Kısacası cevapta görüldüğü gibi, Hanefi inancı dışındaki “mezhepteler ise öldürülür”.

Osmanlı’da merkezi hükümet kuvvetlenip, Doğu'nun teokratik devlet anlayışı tam yerleşince, artık şeriatın temsilcilerinin dogmatik Sünni düşünceye aykırı görüşler yaşatılmadı. Çünkü egemenlik Sünni anlayışa dayanıyordu ve bu dogmatizme göre yönetilen devletin kanun yorumcuları (ulema) da  sistemi kuvvetlendirmek için ellerinden geleni yapacaklardı. Böylece Sünni inanç ve anlayışa aykırı düşünenlere yaşama hakkı tanınmamıştır. Örneğin yine Kanuni Süleyman devrinde ulemaya mensup Kabız adlı bir bilgin, İsa'nın peygamberliğini Muhammed'e eşdeğer ya da ondan makbul saydığı için yargılanmıştır. Ancak birinci yargılamada mahkeme üyelerini altettiğinden katledilemeyince, padişahın müdahalesiyle bir kez daha yargılanmış ve Sünni islam düşüncesine aykırı hareket ettiğine dair Şeyhülislam İbn Kemal'in fetvasıyla kafası kesilmiştir.[3]

Kabız'ın iki kez yargılanması gösteriyor ki, Sünni İslam düşüncesine aykırılıkla işlenen dinsizlik suçundan kelle kurtarmak mümkün olmuyor. Kabız divan-ı hümayunda sadrazamın ve kafes ardındaki Padişahın huzurunda, iki divan üyesi Anadolu ve Rumeli kazaskerini yüksek bilgi ve savlarıyla susturarak davayı düşürmüştür.

Nevizade: “Molla Kabız bazı ilimleri biliyordu.  Ancak bilgisi ve becerisi o sapıklık tutkusuna zehir oldu. Aklı kendisine köstek oldu...”[4] derken gerçeği dile getiriyordu; Sünni- islam dışı bilgiler ve olaylara akılla, akılyürüterek yanaşma dinsizlikti.  Çünkü akl ilim değil, nakl ilim  geçerliydi.

Peçevi Tarihi'nde, birinci duruşma sonunda Padişahla sadrazam İbrahim Paşa arasında geçen şöyle bir konuşma görülür:

“Padişah: ‘Bir dinsiz bizim divanımıza gelir ve büyük peygamberimizin yüce şanına leke sürecek saçmalar söylemeye güç bulur.Üstelik susturulamaz. Buna sebep nedir?’  Sadrazam:

‘Ne yapabiliriz? Kazaskerlerimiz dinsel konularda yeterli bilgilere sahip değiller ki o lanet adamı susturup konuşamaz edebilsinler...’ diye yanıtlayınca Padişah:

“İlim yalnız kazaskerlerin tekelinde olan birşey değildir. Sabah, müfti ile Kabız hazır olsunlar. Ve bu yargılama yeniden yapılsın!.. diye buyruk verdi.”[5]

Olay bütünüyle siyasi ve toplumsal sarsıntılar yaratacak güçteydi. Şeriat bağnazlığı ve zulmüne karşı çıkarken Kabız, imparatorluğun hatırı sayılır yoğunluktaki Hristiyan tebasını, destek olarak kullanıyordu; İsa peygamberin üstünlüğünü ileri sürerek.

4  İnsanlık Tarihi ve Gizemleri / Osmanlı Tarihi / Kut'ül Ammare Kuşatması : 22 Temmuz 2018, 16:19:38

Kut'ül Ammare Kuşatması

Kut'ül Ammare Kuşatması (7 Aralık 1915 - 29 Nisan 1916), İngiliz kuvvetleri ve müttefikleri ile Osmanlı kuvvetleri arasında geçen I. Dünya Savaşı'nın temel muharebelerinden biri. 1. Kut Muharebesi olarak da bilinir. Dicle Nehri kıyısında Kut'ül Ammare şehri yakınlarında konuşlanmış İngiliz ve müttefiklerinin kuşatılmasıyla başlayan muharebe, kasabanın Osmanlı Ordusu tarafından ele geçirilmesi ve İngiliz birliklerinin tamamının esir alınmasıyla bitti.

Kut'ül Ammare Kuşatması

Kut'ül Ammare Kuşatması (7 Aralık 1915 - 29 Nisan 1916), İngiliz kuvvetleri ve müttefikleri ile Osmanlı kuvvetleri arasında geçen I. Dünya Savaşı'nın temel muharebelerinden biri. 1. Kut Muharebesi olarak da bilinir. Dicle Nehri kıyısında Kut'ül Ammare şehri yakınlarında konuşlanmış İngiliz ve müttefiklerinin kuşatılmasıyla başlayan muharebe, kasabanın Osmanlı Ordusu tarafından ele geçirilmesi ve İngiliz birliklerinin tamamının esir alınmasıyla bitti. Kut'ül Ammare, Dicle Nehri kıyısında Şattülarap kanalı ile birleşen Basra Körfezi'nin 350 km kuzeyinde, Bağdat'ın 170 km güneyinde bulunan bir kasabadır. 1915 yılı nüfus sayımına göre 6500 kişi bulunmaktaydı. == İngilizlerin Selman-ı Pak'tan Kut'a çekilişi == Tümgeneral Charles Vere Ferrers Townshend komutasındaki İngiliz 6. Poona Tümeni (Hint Tümeni) Bağdat'a ilerlemeye çalışırken 22-23 Kasım 1915'te Selman-ı Pak Muharebesi'ni (Ctesiphon) kazanamayarak geri çekildi ve 3 Aralık'ta Kut'a sığındı. == Goltz Paşa'nın Bağdat'a gelişi ve Nurettin Bey birliklerinin ilerlemesi == Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun komutanlığına atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. == İngilizlerin Kut'u kurtarma girişimleri == İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki Tigris (Dicle) Kolordusuyla hücuma geçtiyse de 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede geri çekilme emrini veren 9. Kolordu Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük amcası olan Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi. İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler Mart başında tekrar taarruza geçti. Ancak 8 Mart 1916'da Sabis (Dujaila) mevkiinde Miralay (Albay) Ali İhsan Bey (Sabis) komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettiyse de 3.500 asker kaybederek geri çekildi. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi. == İngilizlerin teslimi == 19 Nisan 1916'da 6. Ordu Komutanı Mareşal Von der Goltz Paşa, Bağdat'ta bulunan karargahında tifüsten ölünce, yerine Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi. 29 Nisan 1916 Townshend birlikleri Kut'ta yaşanan açlıktan dolayı diğer 13 general, 481 subay ve 13.300 er ile birlikte Osmanlı Kuvvetleri'ne teslim oldu. Halil Paşa, Kutü'l-Ammare zaferinden sonra 6. Ordu'ya yayınladığı mesajda şöyle dedi: Arslanlar! Bütün Türklere şeref ve şan, İngilizlere kara meydan olan şu kızgın toprağın güneşli semasında şehitlerimizin ruhları sevinçle gülerek uçarken, ben de hepinizin pak alınlarından öperek cümlenizi tebrik ediyorum. Ordum gerek Kut karşısında ve gerekse Kut'u kurtarmaya gelen ordular karşısında 350 subay ve 10 bin erini şehit vermiştir. Fakat buna karşılık bugün Kut'ta 13 general, 481 subay ve 13 bin 300 er teslim alıyorum. Bu teslim aldığımız orduyu kurtarmaya gelen İngiliz kuvvetleri de 30 bin zayiat vererek geri dönmüşlerdir. Şu iki farka bakılınca, cihanı hayretlere düşürecek kadar büyük bir fark görülür. Tarih bu olayı yazmak için kelime bulmakta müşkülata uğrayacaktır. İşte Türk sebatının İngiliz inadını kırdığı birinci zaferi Çanakkale'de, ikinci zaferi burada görüyoruz. İngiliz kuvvetleri ve müttefikleri, 23.000 ölü ve yaralı, Osmanlı kuvvetleri 10.000 ölü ve yaralı vermiş, 13.100 (bazı kaynaklara göre 18.000) İngiliz askeri esir alınmıştır. İngiliz tarihçisi James Morris, Kut'un kaybını "Britanya (İngiltere) askeri tarihindeki en aşağılık şartlı teslimi" olarak tanımlamıştır. Bu yenilgi İngiliz basınında ve kamuoyunda çok büyük bir infial uyandırdı. Bunun üzerine General Lake ve General Gorringe İngiliz ordusunda görevlerinden alınmış ve yerlerine General Maude getirilmiştir. Bu çarpışmaların askeri tarih açısından bir başka önemi de bilinen ilk havadan ikmal denemesini İngiliz ordusunun Kut'taki birliklerini ikmal için 26 gün boyunca Dicle'deki ORA Üssü'nden 3 adet Short 184 tipi 225 beygirlik deniz uçakları ile bu kuşatma sırasında gerçekleştirmiş olmalarıdır. Ancak bu çaba yeterli olmamış ve sonucu değiştirmemiştir. Halil Paşa Kut'ül Ammare zaferine istinaden Kut soyadını almıştır. Bu çarpışmalarda ölenler için kasabada Kut Türk Şehitliği yapılmıştır. == Not == * Zaman Gazetesi'nin haberi * Genelkurmay baskanligi

Kaynaklar
Vikipedi
5  Maji Okulu / Wicca Maji Uygulamaları / Wicca için Yardımcı olabilecek birini arıyorum ! : 22 Temmuz 2018, 10:27:48
Merhabalar öncelikle hoşgeldiniz.. Sorununuza çözüm olarak sunabileceğim şey ilk etapta bir eğitmene başvurmak yerine konuları süzerek bilgi hazinenizi geliştirmeniz sonrasında soru cevap ile aklınızdaki sorulara yanıt aramanız olacaktır. İyi forumlar dilerim..
6  İnsanlık Tarihi ve Gizemleri / Osmanlı Tarihi / İttihat ve Terakki Cemiyeti : 22 Temmuz 2018, 10:25:45
31 Mart Ayaklanmasının bastırılmasından ve Sultan İkinci Abdülhamid'in tahttan indirilmesinden sonra duruma hakim olan İttihat ve Terakki, bütün fırkaları lağv ederek muhalif olanları tevkif ettirdi. Bu arada hiçbir kabahatleri olmadığı halde, sadece cemiyete karşı oldukları zannedilen birçok zabit de tutuklanarak Bekirağa Bölüğüne hapsedildi. İstanbul’da örfi idare (sıkıyönetim) ilan edilerek Divan-ı harb-i örfilerle (sıkıyönetim mahkemesi) birlikte darağaçları kuruldu. Kendilerine göre suçlu görülenlerin yanında suçsuzlar da idam edildi. Eski devre ait devlet adamlarından pekçok kimse çeşitli yerlere sürüldü. İttihat ve Terakki erkanının devlet işlerini doğrudan doğruya ellerine almak istemeleri üzerine, 14 Nisan 1909’da Tevfik Paşa sadrazamlıktan istifa etti. Yerine Hüseyin Hilmi Paşa tekrar sadrazam oldu. İttihat ve Terakkinin ileri gelenlerinden genç, tecrübesiz ve maceracı Talat Bey de, bu kabinede dahiliye nazırlığına getirildi. İttihat ve Terakkinin keyfi baskılarına dayanamayan Hüseyin Hilmi Paşa, 7 ay 24 günlük bir iktidardan sonra tekrar istifa etti. Sadaret makamına getirilen Roma sefiri Hakkı Paşa kabinesinde, hareket ordusunun diktatör kumandanı Mahmud Şevket Paşa, harbiye nazırı olarak vazife aldı.

Muhaliflerine karşı sert tedbirler alan ve tedhiş yollarına başvuran İttihat ve Terakki, Sada-yı Millet Gazetesi başyazarı Ahmed Samim’i de sokak ortasında öldürttü. Sultan İkinci Abdülhamidın Balkan siyasetinin esası olan Bulgar ve Rum kiliseleri arasındaki rekabete son veren İttihat ve Terakki, güya Makedonya’daki unsurlar arasındaki ihtilafı gidermek bahanesiyle kiliseler kanununu çıkardı. Neticede Bulgar, Yunan ve Sırp unsurları arasında hiçbir ihtilaf bırakmayarak, bunların Osmanlı Devleti aleyhine Balkan ittifakı kurmalarına yol açtı. 1 Nisan 1910’da Arnavutluk ayaklanması çıktı; 9 Mayıs 1910’da da Girid meclisi, Yunan kralına bağlılık yemini etti.

Bu sırada, harbiye nazırı olan Mahmud Şevket Paşa, Trablus’taki askeri Yemen’e sevk etmek, bir çok ihtarlara rağmen mühimmatı da İstanbul’a getirmek suretiyle bu bölgeyi müdafadan mahrum bıraktı. İtalyanların teşebbüsleri üzerine Trablusgarb vali ve kumandanı Müşir İbrahim Paşa da, vazifeden azledilerek bu vilayet kumandansız ve valisiz bırakıldı. Roma hükumeti de bu vaziyetten istifadeyle İttihat ve Terakkinin Trablusgarb ve Bingazi’deki halkı İtalyan aleyhinde tahrik etmesini ve Osmanlı vapurlarıyla oralara asker ve mühimmat sevk olunduğunu iddia ile 23 Eylül 1911’de verdiği bir ültimatomla Trablus ve Bingazi’nin boşaltılmasını ve teslim edilmesini istedi. Daha sonra da harb ilan etti. Ciddi bir tedbir alınmadığı için Trablusgarb’ın elden çıkmasına sebeb olundu. Harb ilanını bildiren ültimatom geldiğinde, İttihatçıların hariciye nazırı, İtalyan sefiri ile satranç oynamaktaydı.

Sadrazamlığı sırasında; Çırağan Sarayı yangını, Babıali yangını, Arnavutluk İsyanı, Girid’in Yunanistan’a iltihakı, Tarblusgarb’ın İtalyanlarca işgal edilmesi gibi felaketlerin vuku bulduğu Hakkı Paşa, 29 Eylül 1911’de istifa etmek zorunda kaldı. Yerine ayan Reisi Küçük Said Paşa sadrazam oldu.

İttihat ve Terakkinin içeride uyguladığı partizan ve baskıcı, dışarıda uyguladığı tavizci politika sebebiyle muhalefet gittikçe fazlalaştı. 1911 yılı başlarında kendi içinde meydana gelen Hizb-i cedid hareketi de muhalefete katıldı. 21 Kasım 1911’de bütün muhalefet gruplarının ve fırkalarının bir araya gelmesiyle Hürriyet ve itilaf fırkası kuruldu. Kurulmasından yirmi gün sonra girdiği İstanbul’daki mebus seçiminde başarı göstermesi, İttihat ve Terakkiye karşı muhalefetin güçlendiğini ortaya koydu. Meclis-i meb’usan’daki hakimiyetin elinden çıkmakta olduğunu gören İttihat ve Terakki, kanun-i esaside değişiklikler yaparak hükumetin yetkilerini artırmak çabasına girdi. Hükumetle meclis-i meb’usanın arası açılınca, meclisde güven oyu alamayan hükumetler ard arda istifa etmek zorunda kaldı. Bu bunalım sebebiyle meclis-i meb’usan feshedilerek tekrar seçime gitme kararı alındı. “Sopalı seçimler” diye bilinen ve İttihat ve Terakkinin çeşitli tedhiş hareket ve hileleriyle yapılan 1912 seçimlerinde, çoğunluğu yine İttihat ve Terakki elde etti. Mecliste ekseriyeti elde eden İttihat ve Terakki, hükumete kendi adamlarını getirmek suretiyle baskıyı iyice arttırdı.

Muhalefetin desteğiyle, ordu içinde İttihat ve Terakkiye karşı olan subaylar tarafından Halaskaran-ı Zabitan Grubu kuruldu. Bu grub, hükumete gizli tehdid ve baskılar yapınca, 16 Temmuz 1912’de Said Paşa sadrazamlıktan istifa etti. Bu sırada meydana gelen bazı iç ve dış hadiseler yüzünden yıpranan ve güçten düşen İttihat ve Terakki iktidara talib olmayınca, 21 Temmuzda partilerüstü görünümde olan Gazi Ahmed Muhtar Paşa hükumeti kuruldu.

Aslında İttihat ve Terakkiye karşı bir tepki hükumeti olan Gazi Ahmed Muhtar Paşa hükumeti, bu fırkaya karşı gittikçe sertleşti. Bir bahaneyle meclis-i meb’usanı feshettirdi. Bu sırada meclis dışında kalan İttihat ve Terakkinin tahrik ve teşvikleriyle yapılan gösterilerden sonra Balkan Harbi başladı. Ordunun siyasete sokulması ve subayların İttihatçı-itilafçı olarak ikiye bölünmesi yüzünden Osmanlı ordusu Balkan Harbinde bütün cephelerde kısa zamanda yenilgiye uğradı. Osmanlı orduları ancak Çatalca hattında tutunabildiler. Kısa bir müddet sonra Gazi Ahmed Muhtar Paşanın sadrazamlıktan istifa etmesi üzerine Kamil Paşa hükumeti kuruldu. Yeni hükumet döneminde Balkan Harbinin felaketi neticeleri devam etti. Kamil Paşa hükumetinin de aleyhinde propaganda yapan İttihat ve Terakki, normal yollardan iktidara gelemeyeceğini anlayınca hükumete karşı darbe planladı. 23 Ocak 1913’de Babıali baskını diye bilinen kanlı bir baskın düzenleyerek iktidara el koydu. Sadrazam Kamil Paşanın zorla istifa ettirilmesi üzerine, İttihatçı olan Mahmud Şevket Paşa sadarete getirildi. Her işte kendi bildiğine göre hareket eden Mahmud Şevket Paşa da, 11 Haziran 1913’te İttihatçılar tarafından meçhul bir şekilde öldürtüldü. Mahmud Şevket Paşanın ölümünden sonra Said Halim Paşanın sadrazam olmasıyla İttihat ve Terakki tam iktidar oldu. İttihat ve Terakkiye faal olarak bizzat hizmet eden Said Halim Paşa hükumetinin bütün üyeleri İttihatçı idi. Said Halim Paşanın 3 sene 7 ay ve 23 günlük ve bunun yerine gelen Talat Paşanın bir buçuk senelik sadaret zamanlarında memleket karmakarışık oldu. Herkes ölüm ve hapis korkusu içinde yaşadı. Can, mal ve namus emniyeti kalmadı. İslam düşmanlığı moda olmaya başladı. Her vilayette zalimler, ırz düşmanları türedi.

1914 yılında yapılan seçimleri de kazanan İttihat ve Terakki, bir oldu bittiye getirilerek Osmanlı Devletini Harb-i Umumi diye bilinen Birinci Dünya Harbine soktu. Hiçbir mecburiyet yokken Talat, Enver ve Cemal gibi İttihat ve Terakki paşalarının çeşitli hülyalarıyla girilen savaş; Sina, Irak, Kafkasya ve Çanakkale cephelerinde devam etti. 1914-1918 yılları arasında devam eden Birinci Dünya Harbinde pekçok vatan toprağı elden gitti; yüz binlerce Müslüman-Türk evladı şehid düştü. Savaşın mağlubiyetle sona ermesi üzerine, 8 Ekim 1918’de sadrazam Talat Paşa istifa etti. Yerine de Ahmed İzzet Paşa sadrazamlığa getirildi. Böylece on seneden az bir zaman zarfında Sultan Abdülhamid’den devr alınan üç kıtaya yayılmış altı yüz senelik koca bir imparatorluğu, korkunç bir ihtiras ve cehalet ile tarihin sinesine gömen ve birinci derecede mesul olan İttihat ve Terakki, iktidardan uzaklaştı. Şahsi ihtiras ve ikbal için bir milleti harbe sokarak Müslüman-Türk evlatlarından en az iki milyon kişiyi cephelerde kar ve tipi altında veya kavurucu çöller ortasında çıplak, aç, susuz bırakarak şehid olmalarına sebeb olan İttihat ve Terakkinin ileri gelenleri, birkaç milyon kilometre kare olarak devraldıkları bir memleketi birkaç yüz bin kilometre kareye kadar küçülttüler. Bu küçük toprak parçasını da düşman çizmelerinin altında bırakarak kaçtılar. İlk olarak Enver, Talat ve Cemal paşalar ile doktor Bahaaddin Şakir, doktor Nazım, 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesini imza ettikten bir gün sonra gece yarısı koca Osmanlı Devletini yıktıktan sonra, ihanetlerine bir yenisini ekliyerek kaçtılar.

Sultan Abdülhamid'i tahttan indiren, Trablusgarb’ı İtalyanlara bırakan, çıkardığı kiliseler kanunuyla Balkanlardaki Hıristiyanların birlik kurmalarını sağlayan ve Balkanların Osmanlı Devletinden kopmasına sebeb olan, Babıali Baskınını düzenleyen ve milleti zulüm ve tedhiş ile idare eden, Sarıkamış faciasında on binlerce Müslüman-Türkün canına kıyan, mecnunane bir hareketle Kanal Seferini açarak Filistin ve Suriye’de Osmanlı ordusunun ve bu toprakların elden çıkmasına sebeb olan, dört senelik Birinci Dünya Harbi müddetince Anadolu’da halkı açlık, sussuzluk, yokluk içinde inleten İttihat ve Terakki ileri gelenlerinden Enver Paşa Türkistan’da, Talat Paşa Berlin’de, Cemal Paşa da Tiflis’te, Ermeniler tarafından öldürüldüler.

İlk önce gizli bir cemiyet şeklinde kurulup, yurt içinde ve yurt dışında teşkilatlanan, Abdülhamid Hanı tahttan indirmek için Osmanlı ve İslam düşmanlarıyla işbirliği yaparak komitacılık faaliyetlerinde bulunan İttihat ve Terakki, 1908 ile 1918 arasında yapılan seçimlerden 1908, 1912 ve 1914 senelerinde yapılan üç genel seçimi kazandı. İlk zamanlar Osmanlıcı ve İttihad-ı Anasırcı bir çizgi izlediği ve daha sonraki dönemlerde, bünyesinde Türk olmayanlara yer verdiği halde, Türkçü ve milliyetçi bir çizgi takib eder göründü. Doğrudan cemiyete aid ve bağlı gazeteler olarak Selanik’de çıkan İttihat ve Terakki, Hürriyet, Rumeli, İstanbul’da yayınlanan Tanin ileŞura-yı Ümmet gazetelerinin yanında bağımsız fakat İttihat ve Terakkinin destekçisi hüviyetindeki Tasvir-i Efkar, Tercüman-ı Hakikat gazeteleri ile fırkaya eğilimli İstiklal, Hak, Hadisat, Vakit gazeteleri yanında Kalem, Karagöz ve haftalık Şura-yı Ümmet gibi mizah gazeteleri; Türkçülere ait yayın organlarından; Türk Yurdu, İslam Mecmuası, Yeni Mecmua İttihat ve Terakkinin fikirlerini desteklediler.

Talat, Said Halim, Enver, Cemal, Halil ve Nuri paşalar, Babanzade İsmail Hakkı, Seyid, Hacı adil, İsmail Hakkı, Hüseyin Cahid (Yalçın), Ahmed Rıza, Halil (Menteşe), Ziya (Gökalp), Midhat Şükrü (Bleda), Ömer Naci, Ahmed Şükrü, Dr. Nazım, Cavid, Bahaaddin Şakir, (Kara) Kemal, (Küçük) Talat beyler ve Hafız İbrahim, Emrullah, Hayri, şeyhülislam Musa Kazım efendilerle Emanoel Karaso ve Hallaçyan gibileri İttihat ve Terakkinin ileri gelen elemanlarındandı.

Cemiyet; kuruluş, teşkilatlanma ve faaliyet bakımından farklı özellikler taşıyordu. Cemiyetin yöneticilerinin çoğu masondu. Cemiyeti yöneten merkez-i umumi (genel merkez) üyesi yedi kişinin kimlikleri, meşrutiyet ilan edildikten sonra bile açıklanmadı. Üyeler, masonların merasimlerine benzer usullerle cemiyete alınırdı. Rehber üyelerce tavsiye edilen ve uygun görülen kişiler, tahlif heyeti (yemin kurulu) önünde yemin ederlerdi. Heyet başkanı, önce cemiyetin gayesini, cemiyet üyeliğinin taşıdığı sorumluluğu aday üyeye anlatır, sonra merkez-i umuminin hazırladığı yemini okurdu. Aday üye, inandığı dinin kutsal kitabına, hançer ve tabanca üzerine el basarak yemini tekrarlardı. Cemiyete giren üye, teşkilatın gayesi uğruna gerektiğinde canını fedaya hazır olduğunu bu yeminle kabul ediyordu. Ayrıca cemiyetin vereceği özel görevleri yerine getirmek için fedai şubeleri kurulmuştu. Fedailer görev sırasında öldükleri takdirde, cemiyet, ailelerine bakmayı taahhüt ediyordu. Cemiyetin amaçlarına aykırı hareket eden üyeler için merkez heyetleri, mahkeme gibi yargılama yaparlar ve suçluyu cezalandırırlardı. Cinayetten hüküm giyenler ölüm cezasına çarptırılırdı.

On seneye yakın bir müddet iktidarda kalan, koskoca Osmanlı Devletinin yağma edilmesine sebeb olan İttihat ve Terakkinin son kongresi, birinci Dünya Harbinin mağlubiyetle bitmesinden sonra 14 Kasım 1918’de toplandı. Bu kongrede parti kendini feshederek, tarihe karıştığını ilan etti. Bazı İttihatçılar birleşerek Teceddüt Fırkasını kurdular. Resmi ve kanuni olarak tarihe karışan İttihat ve Terakkinin mensupları kendilerine yeni yollar aramaya devam ettiler. Daha sonra İttihatçılara karşı sert tedbirler alındı. Kurulan Divan-ı Harb-i Örfi tarafından yargılandılar. Tevfik Paşa hükumetince, İttihat ve Terakkinin mallarına el kondu. Bir kısım malları ise teceddüt fırkasına devredildi. Yurt dışına kaçanların gıyaben cezalandırılmaları sırasında bir kısmı da mahkum edilerek Bekirağa Bölüğüne hapsedildiler. Daha sonra da Malta’ya sürüldüler. İttihatçıların cemiyetleri yok oldu ise de, geride zihniyetleri kaldı. Halk düşmanlığı, bölücülük, jurnalcılık hastalıkları, İttihatçıların cemiyetimize adapte ettiği kötü örneklerden sadece birkaçıdır.

İttihat ve Terakki Yönetimi
İktidarı, askeri darbe ile ele geçirdikten sonra da Cemiyet, kendi hükümetini kurmaktansa, saygın bir asker olan Mahmut Şevket Paşa'yı sadrazamlığa getirmeyi seçti. Ancak 11 Haziran 1913'te Mahmut Şevket Paşa'nın da bir suikaste kurban gitmesi üzerine, Sait Halim Paşa sadrazamlığında kapsamlı bir diktatörlük yönetimi kuruldu. Aralarında muhalif siyasi liderlerin bulunduğu 24 kişi Mahmut Şevket Paşa suikastiyle ilgili görülerek idama mahkum edildi. (Osmanlı Devleti'nde 1820'lerden bu yana infaz edilen ilk siyasi idamlardır.) İTC yönetiminin muhalifleri arasında bulunan, çoğu yazar, gazeteci ve milletvekili olan 250 dolayında kişi Sinop'a sürgün edildi. Tüm muhalif gazeteler kapatıldı.

Kendini bir "devrim (inkılap) rejimi" olarak gören İTC iktidarının, 1913'ü izleyen dönemdeki politikaları şöyle özetlenebilir:

Silahlı Kuvvetlerde büyük tensikat yapıldı. Enver Bey dört rütbe birden yükseltilerek paşa oldu ve ordu yönetimine getirildi.

Dış politika Alman yanlısı bir çizgiye yöneldi.

İdeolojik alanda Türkçülük ve Turancılık görüşleri benimsendi. Cemiyetin "resmi sözcüsü" kimliğini kazanan Ziya Gökalp'in yanısıra, Ahmet Ağaoğlu, Mehmet Emin , Ömer Seyfettin, Yunus Nadi, Halide Edip gibi partili yazarlar bu görüşleri savundular. Öte yandan, şair Mehmet Akif 'un savunduğu bir İslam milliyetçiliği akımı da Cemiyet içinde yandaş buldu.

Gayrımüslim azınlıkları ekonomik yaşamdan silmeyi hedefleyen Milli İktisat Politikası benimsendi. 1914'te kapitülasyonlar tek taraflı olarak feshedildi.

Dilde sadeleşme ve Türkleştirme çalışmaları başlatıldı.

Medrese eğitiminin modernleştirilmesini ve Maarif Nezareti denetimine alınmasını öngören reformlar yapıldı.

Hukuk-ı Aile Kararnamesi ile medeni hukukta kadın-erkek eşitliği getirildi, kadınlara boşanma hakkı tanındı.

1917'de Osmanlı Hanedanı'na son vererek (belki Enver Paşa başkanlığında) bir Cumhuriyet kurma görüşü ortaya atıldı ise de Cemiyetin Talat Paşa kanadının muhalefeti üzerine bundan vazgeçildi.


Savaş Yılları

Cemiyet üst yönetimi ile Almanya arasında 2 Ağustos 1914'te hükümetten ve padişahtan habersiz olarak imzalanan ittifak antlaşması sonucunda, Türkiye Birinci Dünya Savaşı'na Almanya safında katıldı. Bu olay Cemiyet içinde eleştirilere ve bölünmeye yol açtı. Cavit Bey, Ahmet İzzet Paşa, Çürüksulu Mahmut Paşa gibi önemli İttihatçılar hükümetten ve askeri görevlerden ayrıldılar. Fethi Bey, Rauf Bey, Mustafa Kemal gibi bazıları da görevde kalmakla birlikte Enver Paşa başkanlığındaki Cemiyet yönetimine karşı çeşitli derecelerde tavır aldılar.

Daha önce İstanbul Muhafızı (emniyet müdürü) ve Bahriye Nazırı olarak rejimin üç kilit isminden biri olan Cemal Paşa, savaşın ilk aylarında Suriye kumandanlığına gönderilerek fiilen merkez yönetiminden uzaklaştırıldı. Rejimin iki lideri olarak kalan Talat Paşa ve Enver Paşa arasındaki rekabet, zaman zaman su yüzüne çıkmakla birlikte bir kopmaya yol açmadı.

Savaşın ilk aylarında Sarıkamış'ta, daha sonra Süveyş'te ve Irak'ta uğranan ağır yenilgiler Başkumandan Enver Paşa'nın siyasi konumunu sarsamadıysa da, stratejik becerisine ilişkin kuşkular doğurdu. Enver'e yakınlığıyla tanınan İaşe Nazırı Topal İsmail Hakkı Paşa'ya atfedilen büyük mali yolsuzluklar da İTC rejimini yıprattı.

Mütareke ve Kurtuluş Savaşı Dönemi
Birinci Dünya Savaşı'ndaki yenilginin kesinleşmesinden sonra Talat Paşa hükümeti 8 Ekim 1918'de istifa etti. 1 Kasım'da yapılan olağanüstü kongrede İTC kendini feshederek, Teceddüd Fırkası (Yenilenme Partisi) adıyla yeni bir parti kurulmasına karar verdi. 2 Kasım'da İTC liderleri Enver, Talat, Cemal, Bahaeddin Şakir ve Dr. Nazım yurt dışına kaçtılar.

Bu dönemde gerek Türkiye'de gerek İtilaf Devletleri kamuoyunda yaygın olan inanca göre parti örgütü tasfiye edilmemiş, daha sonra yeniden ortaya çıkmak üzere yeraltına çekilmişti. Alman ittifakından ve savaş sırasında gerçekleşen yolsuzluk ve katliamlardan sorumlu tutulan liderler gizlenmiş, buna karşılık savaş suçlarına doğrudan karışmamış olan Cavit, Rauf, Fethi, Vasıf, Rahmi, İsmail Canbulat gibi kadrolar ön plana çıkarılmıştı.

Savaşın kaybedilmesi ve ülkenin işgali olasılığına karşı daha 1915'te Enver öncülüğünde bir direniş örgütünün kurulduğu bilinmekteydi. Nitekim 1918-1919 kışında, daha sonra Milli Mücadele'de kilit roller oynayacak olan kişiler İstanbul'a çağrılarak eğitilmiş, Anadolu'nun çeşitli kentlerinde gazeteler ve dernekler kurdurulmuş, Batı ve Kuzey Anadolu'da eski Teşkilat-ı Mahsusa üyelerinin önderliğinde Kuva-yı Milliye adlı direniş örgütleri teşkilatlanmıştı. Hareketin belli bir aşamasında Enver'in yurda dönerek yönetimi ele alacağı beklentisi, 1921 baharına dek, kamuoyunda yaygındı. İstanbul basınının 1919-1920 yıllarında Milli Mücadele'ye yönelttiği sert eleştirilerin başlıca konusu ve gerekçesini de "İttihatçılık" suçlaması oluşturuyordu.

Nitekim (Rıza Nur, Ahmet Ferit Tek gibi bir-iki istisna bir yana bırakılırsa), Milli Mücadele kadrolarının tamamı eski İttihatçılardan oluşmaktaydı. "Vaktiyle zaten birçoğumuz o cemiyetin müessis veya azasından bulunuyorduk. Son kongresi kararıyla tarihe intikal eden mezkur cemiyetin müntesibleriyle bilahare teşekkül eden Teceddüd Fırkası mensublarının bir kıism-ı küllisi büyük milletimizin azm-i bülendinden doğan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'ne iştirak ve iltihak etmiş ve bu cemiyetin programını kabul eylemiştir."-Gazi Mustafa Kemal, Nutuk. Başta Mustafa Kemal olmak üzere Rauf, Fethi, Kazım Karabekir, Celal (Bayar), Adnan (Adıvar), Şükrü, Rahmi, Çerkez Raşit ve Ethem, Bekir Sami, Yusuf Kemal, Celaleddin Arif, Ağaoğlu Ahmet, Recep (Peker), Şemsettin (Günaltay), Hüseyin Avni, Ziya Hurşit gibi milliyetçi liderlerin tümü eski İTC kadroları ve hatta Teşkilat-ı Mahsusa görevlileri idiler. İttihatçı hareketin basın ve propaganda sözcülerinden Ziya Gökalp, Mehmet Emin (Yurdakul), Mehmet Akif (Ersoy), Celal Nuri (İleri), Yunus Nadi (Abalıoğlu), Falih Rıfkı (Atay), Velid Ebüzziya ve diğerleri Milli Mücadele'nin de savunuculuğunu üstlenmişlerdi.

Buna karşılık Milli Mücadele kadrosunun eski İttihatçı örgütün doğrudan devamı mı, yoksa Mustafa Kemal önderliğinde yeni bir oluşum mu olduğu, tatmin edici bir şekilde yanıtlanabilmiş bir soru değildir.

İTC 'nin eski liderleri 1925'te çıkarılan Takrir-i Sükun Kanunu ile siyasi hayattan tasfiye edilecek, ve aralarından önde gelen 13'ü 1926'da İzmir Suikasti komplosuna karıştıkları iddiasıyla İstiklal Mahkemesi'ne sevkedilerek idam edilecekti.

İttihat ve Terakki liderlerinin Sonu

Enver, Talat ve Cemal Paşalar, 1 Kasım 1918'ten 2 Kasım'a bağlayan gece Alman torpidobotu 'R-1' ile İstanbul'u terkederek 3 Kasım 1918'de Sıvastopol'a ulaştı.

Talat Paşa, 15 Mart 1921'de Berlin'de Charlottenburg semti Hardenberg sok. (bugünkü Kurfürstendamm sok.) no.4'taki ikametgahından dışarı çıktığında Ermeni Salomon Tehleryan tarafından öldürülmüştü.

Cemal Paşa, 22 Temmuz 1922'de Tiflis'te uğradığı suikast sonucu öldürülmüştü.

Enver Paşa, 4 Ağustos 1922'de bugünkü Tacikistan'nın Balh-i Cevan'nın 15 kilometre doğusunda bulunan Çegan tepe'de Kızıl Ordu ile çatışmaya girmiş ve öldürülmüştü.

Kaynak:
Vikipedia
7  İnsanlık Tarihi ve Gizemleri / Osmanlı Tarihi / İttihat ve Terakki Cemiyeti : 22 Temmuz 2018, 10:25:39

İttihat ve Terakki Cemiyeti, (Osmanlı Türkçesi: إتحاد و ترقى) (Güncel Türkçesi: Birlik ve İlerleme Derneği), Osmanlı Devleti'nde 1908 Devrimi'ne önayak olan ve 1908-1918 arasında kısa kesintilerle devlet yönetimine hakim olan siyasî örgüt. Batı dillerinde daha çok Jön Türkler (Fransızca: Les Jeunes-Turcs, Genç Türkler) olarak adlandırılır.

İttihat ve Terakki Cemiyeti

İttihat ve Terakki Cemiyeti, Osmanlı Devleti'nde 1908 yılında Meşrutiyet'in İlanını sağlayan siyasi dernek (parti). İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin temeli, 1893 yılında İstanbul'da Askeri Tıbbiye'de atıldı. Kurucuları Dr. İshak Sukuti, Dr. Abdullah Cevdet, İbrahim Temo ve Şerafettin Mağdumi'dir. Cemiyetin amacı istibdada karşı direnmek, Meşrutiyet yönetiminin yeniden yürürlüğe girmesini, özgürlüğe, eşitliğe, mal ve can güvenliğine yer veren bir yönetimin kurul masını sağlamaktı.

Cemiyet, kısa zamanda gelişti, İstanbul'da birçok semtte gizli komiteler kuruldu. Kahire'de ve Paris'te dernek adına yayımlara girişildi. Bunun üzerine II. Abdülhamit yönetimi, İstanbul'da sıkı araştırmalara girişti. 1897'de cemiyet üyelerinin çoğu ele geçirilerek bir kısmı hapsedildi, bir kısmı sürgün edildi. Ama devrim düşüncesi yok edilemedi.

İttihat ve Terakki'nin amaçlan özellikle Rumeli'de subaylar, askeri öğrenciler ve memurlar arasında yaygınlaştı. Selanik, cemiyetin merkezi haline geldi. Atatürk ve İsmet İnönü de cemiyete üyeydiler.

Padişah, devrim çalışmalarını bastırmak için Rumeli'ye yüksek yöneticiler gönderdi. Bunlardan Şemsi Paşa Edirne'de ittihatçılar tarafından vuruldu. Müşir Osman Paşa dağa kaldırıldı. Binbaşı Enver Bey ile kolağası Niyazi Bey ayaklanıp dağa çıktılar. Bunun üzerine padişah 24 Temmuz 1908'de Kanunu Esasi'yi (Anayasa) yeniden yürürlüğe koymak zorunda kaldı (İkinci Meşrutiyet, 1908).

Meşrutiyet'in ilanından sonra ülkede parti kavgaları başgösterdi. İttihat ve Terakki'ye karşı gerici 31 Mart Ayaklanması oldu (1909). Rumeli'den gelen Hareket Ordusu ayaklanmayı bastırarak gericileri sindirdi ve İttihat ve Terakki'yi kurtardı. Trablusgarp Savaşı ve Balkan savaşlarından sonra Enver Paşa, Talat Paşa ve Cemal Paşaların Alman etkisine kapılarak devleti Birinci Dünya Savaşı'na sokmaları, Osmanlı İmparatorluğu ile birlikte İttihat ve Terakki'nin de sonu oldu (1918).

İttihat ve Terakki'nin İleri Gelenleri

İttihat ve Terakki'nin başkanı, Edirne Posta idaresi'nde memur olan Talat Bey'di (sonra Talat Paşa). Diğer ileri gelenler arasında Ahmet Rıza, Enver Paşa, Cemal Paşa, Dr. Nazım ve Ziya Gökalp gibi asker ve sivil kişiler vardı.

İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin tarihçesi

İttihat ve Terakki Türkiye’de kurulan ilk siyasi parti olarak kabul edilir.

21 Mayıs 1889’da İttihad-ı Osmani adıyla ve Abdülhamid Hanı tahttan indirmek gayesiyle gizli bir cemiyet olarak kuruldu. Daha sonra İttihat ve Terakki adını aldı. Yapılan ilk toplantıda Cemiyetin başkanlığına Ali Rüşdi, katipliğine Şerefeddin Mağmumi, muhasib üyeliğe de asaf Derviş seçildiler.

Cemiyet, İstanbul’daki sivil ve askeri okul talebeleri arasında taraftar kazanarak süratle büyüdü. İtalyan Karbonari mason teşkilatını örnek alarak kurulan bu gizli cemiyet, hücreler halinde teşkilatlandı. Hücre içindeki her üyeye bir sıra numarası verildi. Birinci hücrenin birinci üyesi İbrahim Temo idi.

Cemiyet üyeleri, Galata Fransız Postahanesi aracılığıyla merkezi Paris’te kurulan Jön Türklerle irtibat kurdular. Cemiyetin üyelerinden olan Bursa maarif müdürü Ahmed Rıza Bey, Paris’teki bir sergiyi gezmek bahanesiyle Fransa’ya gidip, Jön Türkler grubuna katıldı ve geri dönmedi. İttihad-ı Osmani cemiyetinin fikirlerini yaymaya başladı. Çok geçmeden onlar arasında hakim bir sima oldu. Cemiyet, Sultan Abdülhamid Hana karşı kişi ve çevrelerle kurduğu münasebetler neticesinde tanınmaya başladı; yurt içinde ve dışında şubeler kurarak teşkilatlandı. Ahmed Rıza, Avrupa’daki teşkilatın adını, Auguste Comte’un pozitivist felsefesinin parolası olan Nizam ve Terakki koymak istedi. Jön Türkler bu ismi kabul etmeyip, İstanbul’daki İttihad-ı Osmani Cemiyetinin ittihadının da bu cemiyetin isminde yer almasını istediler. Böylece İstanbul’dakilerin İttihac’ı ile Ahmed Rıza’nın Terakki’si bir araya getirilerek, cemiyetin adı İttihat ve Terakki oldu. Cemiyetin yayın organı olarak Meşveret Gazetesi ve Fransızca ilavesi, Paris’te yayınlanmaya başladı. Daha sonra Cenevre ve Brüksel’de yayın hayatına devam eden Meşveret Gazetesi yurda gizlice sokuldu. Cemiyetin para ihtiyacını Paris mason locası karşıladı.

Tıbbiye, Harbiye, Mülkiye gibi yüksek okullarda gizli kollar ve komiteler teşkil eden cemiyetin yurt içindeki varlığı, 1895 yılındaki Ermeni olayları sebebiyle duyuldu. Cemiyetin; Dr. İshak Sükuti, Dr. İbrahim Temo, Dr. Abdullah Cevdet, Dr. akil Muhtar, TunalıHilmi gibi faal üyeleri, yapılan soruşturmalar neticesinde suçlu bulunarak dağıtıldılar. Bazıları çeşitli yerlere sürülen cemiyet üyelerinin bir kısmı yurt dışına kaçtı. Yurt dışı faaliyetleri Bükreş, Paris, Cenevre veKahire’den idare edilmeye başlandı. 1897 yılında cemiyetin Cenevre ve Kahire şubeleri faaliyete geçti. Cenevre şubesinin çıkardığı Mizan ve Osmanlı gazeteleriyle Kahire şubesinin çıkardığı Kanun-i Esasi ve Hak gazeteleri cemiyetin fikirlerinin destekçiliğini yaptılar. Bükreş şubesini İbrahim Temo; Paris şubesini ise Ahmed Rıza idare etti.

Kalabalık bir kitle teşkil etmeyen ülke dışındaki cemiyet mensupları, sürekli anlaşmazlıklar içindeydi. Sultan İkinci Abdülhamid, yurt dışındaki bu muhalifleri ikna veya pasifize etmek için gerekli tedbirleri aldı. Zaten fikri ve siyasi sebeplerden dolayı ikiye bölünmüş olan İttihatçıların Cenevre grubunun lideri Mizancı Murad Beyle anlaşması için serhafiye Ahmed Celaleddin Paşayı vazifelendirerek Avrupa’ya gönderdi.

Ahmed Celaleddin Paşa’nın gizli çalışmaları neticesinde, muhaliflerden büyük bir kısmı İstanbul’a döndüler ve Padişah’ın hizmetine girdiler. Ancak Ahmed Rıza’nın çevresinde kalan bir grup, Osmanlı Devletine karşı şiddetli muhalefete ve basın yoluyla propagandaya devam ettiler. Bu sırada Sultan İkinci Abdülhamiddan istediği ilgiyi göremeyen eniştesi Damad Mahmud Celaleddin Paşa da, ülke dışına kaçarak, iki oğlu Prens Sebahaddin ve Lütfullah beylerle Paris’e gitti. Sultan İkinci Abdülhamidın ve Osmanlı Devletinin aleyhinde faaliyete başladı. Böylece Avrupa’daki Jön Türk hareketi biraz canlandı. Ancak anlaşmazlık ve şahsi rekabetler de gittikçe arttı.

4 Şubat 1902 tarihinde Paris’te, bütün Jön Türkleri içine alan bir kongre toplandı. Bu kongreye; Prens Sebahaddin, Ahmed Rıza, İsmail Kemal, İsmail Hakkı(Paşa), Hoca Kadri, Halil Ganem, Mahir Said, Yusuf Akçura, Ferid Bey, Ali Haydar, Hüseyin Siret, İbrahim Temo, Dr. Nazım, Dr. Refik Nevzat ile Ermeniler ve Rumlar adına da bazı şahıslar katıldı. Kongrede takib edilecek usul ile ilgili görüş ayrılıkları belirdi. Ahmed Rıza ve arkadaşları cemiyetin adını Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti olarak değiştirip, Paris’’te Meşveret’i çıkarmaya devam ettiler. Mısır’da da Şurayı Ümmet Gazetesi’ni kurdular. Prens Sebahaddin ve taraftarları da Teşebbüs-i Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyetini kurup Terakki Gazetesi’ni çıkardılar. İki cemiyet yayın organlarıyla birbirlerini itham etmeye devam etti. Bir taraftan da taraftar kazanmak için program ve fikirlerini açıklayıp yaymaya koyuldular.

Cemiyet, Rumeli’de de hızla teşkilatlandı. Yalnız Tiran’da olmak üzere, Köstence, Dobruca, Şumnu, Plevne, Sofya, Kızanlık, Vidin ve İşkodra’da bir çok şubeler açıldı. Terakki ve İttihat Cemiyeti batı dünyasında Jön Türklerin temsilcisi olarak tanıtıldı.

1906 Eylülünde ekseriyeti üçüncü ordu subaylarından olan; Bursalı Tahir, Naki, Edib Servet, Kazım Nami, Ömer Naci, İsmail Canbolat, Hakkı Baha beyler ile posta ve telgraf idaresi başkatibi Mehmed Talat, Rahmi ve Midhat Şükrü beyler tarafından Selanik’te Osmanlı Hürriyet Cemiyeti kuruldu. Sultan Abdülhamid Hanı tahttan indirme gayesini güden, ihtilalci bir hüviyete sahib olan ve kurucularının ekseriyetinin mason olması ile dikkat çeken bu cemiyet, ülke içinde veya dışında aynı gaye ile kurulan cemiyetleri kendine çekerek kaynaştırmayı başardı. Cemiyet, silahlı kuvvetler çevresinde hızla yayıldı. Asker ve sivil üyeleri fazlalaşarak ihtilalci bir güç meydana geldi. Bu cemiyet, bir yıl sonra Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyetinin Paris şubesiyle birleşme kararı aldı. Hem yurt içinde hem de yurt dışında faaliyet gösteren Terakki ve İttihat Cemiyetinin biri Selanik’te, diğeri Paris’te olmak üzere iki merkez-i umumisi ortaya çıktı.

Bu birleşmeden sonra Rumeli’de hızlı bir şekilde teşkilatlanan Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti komita faaliyetlerine girişti. Enver Bey, Tikveş yöresinde; Niyazi ve Eyyub Sabri beyler Resne ve Ohri’de; Selahaddin ve Hasan Tosun beyler Arnavutluk’ta hürriyet taburları kurarak tedhiş hareketlerini yaygınlaştırdılar. Bulundukları bölgelerdeki gayri müslim ve Türk olmayan unsurlarla da işbirliği yaparak, Müslüman ahaliyi Sultan Abdülhamid Hana karşı ayaklanmaya çağırdılar. Durumun tehlike arz ettiğini gören Sultan İkinci Abdülhamid, bu komita faaliyetlerini bastırmak üzere Makedonya’ya asker sevk etti. Gönderilen askeri birliklerden de İttihatçı komitacılara katılanlar olması, cemiyetin Manastır ve Selanik’te hürriyet ilan edeceğine dair aldığı kararı padişaha bildirmesi, durumu iyice tehlikeli bir hale soktu. Bu defa Sultan İkinci Abdülhamid, Şemsi Paşayı ayaklanmayı bastırmakla vazifelendirdi. Hazırlıklarını tamamlayan Şemsi Paşa, 7 Temmuz 1908’de Padişaha son raporunu vermek üzere girdiği Manastır Postahanesinden çıkarken İttihat ve Terakki komitacılarından Bigalı Teğmen atıf tarafından öldürüldü. Dağa çıkan komitacıların sayısı gittikçe arttı. Komitacılar, 20 Temmuz 1908’de Firzovik’te halkı meydana toplayarak hürriyet ve meşrutiyet isteğiyle gösteri yaptı. Bu vak’alardan sonra Tatar Osman Paşa, İzmir ve civarı redif kuvvetleri de kendisine verilerek, Manastır ve havalisi fevkalade kumandanı olarak bu bölgeye gönderildi. Ohri Taburu kumandanı Eyyub Sabri ve Resne kuvvetleri kumandanı Niyazi beyler, Manastır’da Osman Paşanın oturduğu konağı muhasara ederek kendisini Resne’ye götürdüler.

Durumun nazikliği üzerine Kanun-i Esasiyi yürürlüğe koyan Sultan İkinci Abdülhamid, 23 Temmuz 1908’de İkinci Meşrutiyeti ilan etti. Meşrutiyetin ilanını takib eden günlerde birleştirici olduğunu ilan eden İttihatçılar, cemiyetlerinin ismini Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti olarak değiştirip, Prens Sebahaddin grubunun mensub olduğu Teşebbüs-i Şahsi ve Adem-i Merkeziyet cemiyetiyle birleştiğini duyurdular. Partinin Selanik’teki merkez-i umumi üyelerinden Ahmed Rıza, Talat, Hüseyin Kadri, Hayri, Midhat, Şükrü, Habib, Enver, İsmail Hakkı, Dr. Bahaeddin Şakir ve Nazım beyler hükumetin faaliyetlerini gözetlemek üzere İstanbul’a geldiler. Kendileri kabineye giremedilerse de hükumet üzerinde hakimiyet kurdular. Tecrübesizliklerinden dolayı kabineleri doğrudan doğruya kurmak yerine kontrol altında bulundurmayı tercih ettiler. 4 Ağustos 1908’de kurulan meşrutiyetin ilk kabinesi olan Said Paşa hükumeti, İttihat ve Terakkinin baskısına dayanamayarak 13 Ağustosta çekilmek zorunda kaldı. İkinci defa kurulan Said Paşa hükumeti ise beş gün dayanabildi. İttihat ve Terakki iktidar olmamıştı ama hükumeti ve hükumetin icraatını kendileri tayin ediyordu. 21 Ağustosta İttihat ve Terakkinin baskısıyla Kamil Paşa hükumeti kuruldu. Hükumetlerdeki istikrarsızlık, İttihat ve Terakkinin devlet otoritesini ve bütünlüğünü bozmaya yönelik faaliyetlerini fırsat bilen Bulgarlar, 5 Ekimde bağımsızlık ilan ettiler. Ertesi gün Avusturya, Bosna-Hersek’i ilhak etti. 6 Ekim’de Girid, Yunanistan’a bağlandı.

Meşrutiyetin ilanından sonra ülkeye dönen Prens Sebahaddin Bey grubu, İttihat ve Terakki ile birlikte hareket etmeyi reddederek kendi görüşleri doğrultusunda faaliyet göstermeye başladılar. Adem-i Merkeziyetçi görüşleri sebebiyle İttihat ve Terakkiden bekledikleri iltifatı göremediler. İttihat ve Terakki ile tamamen irtibatı kesen Prens Sebahaddin Bey, 14 Eylül’de Ahrar Fırkasının kurulmasını destekledi. Kısa zamanda muhalefetin sesi haline gelen Ahrar Fırkası, İttihat ve Terakkinin gizli kapaklı yönetim modeliyle iktidar tekelciliğinin ve gizliliğinin sonunda bir istibdat meydana gelebileceği konusunu işledi. İdari ve siyasi mesuliyetten uzak olan İttihat ve Terakkinin devlet işlerine karışmasını, hükumeti ve milleti tahakkümü altına almasını, orduyu siyasete karıştırmasını tenkid etti.

İttihat ve Terakkinin, Kamil Paşa hükumeti üzerinde şiddetli baskı kurmak istemesi yüzünden, Kamil Paşa ile İttihat ve Terakkinin arası açıldı. 18 Ekim-8 Kasım 1908 tarihleri arasında İttihat ve Terakkinin kongresi gizli olarak toplandı ve cemiyet için yeni bir siyasi program hazırlandı. Kongre sonunda yayınlanan 13 maddelik bildiride, cemiyetin siyasi fırka (parti) haline geldiği ilan edildi. Gayri müslim ve Türk olmayan unsurların da desteğiyle, 1908 yılı sonlarına doğru yapılan seçimi İttihat ve Terakki kazandı. 17 Aralık 1908’de Sultan İkinci Abdülhamidın konuşmasıyla yeni seçilen meclis-i meb’usan açıldı. Sadrazam Kamil Paşanın hükumette bazı değişiklikler yapması İttihat veTerakkinin Babıali’ye karşı sert tepkiler göstermesi sebebiyle, İttihat ve Terakki ile Sadrazam’ın arası iyice açıldı. 14 Şubat 1909’da meclis-i mebusanda yapılan güven oylamasıyla, Ahmed Rıza, Talat, Cavit ve Enver Bey gibi ittihatçıların faaliyetleri sonucu Kamil Paşa hükumeti düşürüldü. Sadrazamlığa Hüseyin Hilmi Paşa getirildi. İttihat ve Terakkiye karşı gerek meclis içi, gerekse meclis dışı muhalefet şiddetlendi. Meclis içinde, çok az üyesi bulunan Ahrar Fırkası, Meclis dışında Serbesti Gazetesi ile muhalefet çalışmalarını sürdürdü. Bu gazete, eski memurlardan şantaj yoluyla para alındığını gösteren belgeler ve makaleler yayınladı. Siyasi rakiplerine karşı tedhiş yoluna baş vuran İttihatçılar, Serbesti Gazetesi başyazarı Hasan Fehmi’yi Sirkeci Postahanesi yanında esrarlı bir şekilde öldürttüler. Hasan Fehmi’nin cenaze töreni İttihatçıların aleyhinde bir gösteri mahiyetinde cereyan etti. Derviş Vahdeti ve arkadaşları tarafından kurulan İttihat-ı Muhammedi Cemiyeti ve yayın organı olan Volkan Gazetesi de, İttihat ve Terakki aleyhinde faaliyet gösterdiler. İttihat ve Terakkinin ordu içinde kendisine karşı olan, milletini, dinini ve vatanını seven subayları, orduda gençleştirme bahanesiyle tasfiye etmesi, orduda huzursuzluklara yol açtı. İttihat ve Terakkinin Padişaha ve hilafet makamına karşı olan sevimsiz hareketleri de, sağduyu sahibi Müslüman ahalide nefret uyandırdı.

İttihat ve Terakki, Padişaha sadık Birinci Orduya güvenmeyerek Selanik’teki Üçüncü Ordudan avcı taburları getirtti. İttihatçılar tarafından tertib edilen ve Selanik’ten getirilip Derviş Vahdeti isminde bir kimse tarafından “Din elden gidiyor!” “Şeriat isteriz!” gibi sloganlarla kışkırtılan avcı taburları tarafından çıkartıldığı tesbit edilen 31 Mart Vak’ası üzerine İttihat ve Terakki tarafından, Selanik’ten Bulgar, Sırp, Yunan, Arnavud yağmacılarının da bulunduğu Hareket Ordusu İstanbul’a getirildi. Sultan İkinci Abdülhamid, Selanik’ten gelen Hareket Ordusuna karşı koymak isteyen kendisine sadık kumandanlara, çarpışılmaması, Müslüman kanı dökülmemesi için sıkı emir verdi. İsteseydi yalnız Taksim ve Taş kışladaki talimli asker ve sadık subaylar, gelen hareket ordusunu darmadağınık edebilirdi. Fakat sultan, kardeş kanının dökülmesini istemedi. İttihat ve Terakkinin önderliğinde İstanbul’a giren Hareket Ordusu kumandanları, doğru Yıldız Sarayı’na geldiler. Hazineyi, asırlardan beri toplanmış olan kıymetli yadigarları ve dünyanın en zengin kütüphanelerinden olan saray kitaplığını yağma ettiler. Padişahın arabası bile parçalanıp paylaşıldı. Sultan İkinci Abdülhamid, İttihat ve Terakki ileri gelenlerince tahttan indirildi, yerine kendinden iki yaş küçük olan kardeşi Muhammed Reşad getirildi.

İttihat ve Terakki ileri gelenleri, Sultan İkinci Abdülhamidı lekeleyecek bir suç bulamadılar. Milletin, hükümdarı saydığını görerek öldürmeye de cesaret edemediler. Hemen o gece kurmay binbaşı Fethi Okyar’ın emrinde olarak trenle Selanik’e götürdüler. Oradaki Alatini köşküne hapsettiler. Bu olaylar sırasında Hüseyin Hilmi Paşa istifa edip Tevfik Paşa sadrazam oldu. 31 Mart Vak’asından bir gün sonra Adana’da Ermeni ihtilali oldu. Müslümanların mallarına, canlarına, ırzlarına saldıran Ermeniler; İttihat ve Terakkinin seyirci kaldığı hadiselerde 1850 Müslüman-Türkü öldürdüler.

Halkın bir araya gelmesiyle Ermeni isyanı bastırıldı. Adana’ya vali tayin edilen İttihat ve Terakki ileri gelenlerinden Cemal Paşa da, Avrupalılara şirin görünmek için Ermenilerle birlikte hareket ederek yüzlerce Müslümanı asıp kesti.

8  İnsanlık Tarihi ve Gizemleri / Medeniyetler Geçidi / Kız Kulesi : 21 Temmuz 2018, 14:45:20

Kız Kulesi, tarih içinde gözetleme kulesi, deniz feneri olarak kullanılmış, Boğaz girişini belirten bir mihenk noktasıdır. Geçen yüzyıldaki görüntüsünü koruyan kule turizme tahsis edilmiş lokanta ve seyir balkonu ile servis vermektedir. Batı kaynakları yanlış olarak burayı sevgilisi Hera’ya kavuşmak için yüzerken boğulan Leander’in kulesi olarak isimlendirmiştir. Bu olay mitolojik hikayede Çanakkale Boğazında geçmiştir.

KIZ KULESİ

Kız Kulesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılan, efsanelere konu olan, İstanbul Boğazı'nın Marmara Denizi'ne yakın kısmında, Salacak açıklarında yer alan küçük adacık üzerinde inşa edilmiş yapı.

Tarih içinde gözetleme kulesi, deniz feneri olarak kullanılmış, Boğaz girişini belirten bir mihenk noktasıdır. Geçen yüzyıldaki görüntüsünü koruyan kule turizme tahsis edilmiş lokanta ve seyir balkonu ile servis vermektedir. Batı kaynakları yanlış olarak burayı sevgilisi Hera’ya kavuşmak için yüzerken boğulan Leander’in kulesi olarak isimlendirmiştir. Bu olay mitolojik hikayede Çanakkale Boğazında geçmiştir. Bir diğer mit’e göre de burası, kızının yılan tarafından sokulacağını rüyalarında gören İmparatorun emniyette olması için genç kızı yerleştirdiği kule idi. Meyve sepeti içinde gelebilmiş bir yılan trajediye sebep olur.

Bugün görülen kulenin temelleri ve alt katın önemli kısımları Fatih devri yapısıdır. Kulenin etrafındaki sahanlık geniş kaplanmıştır. Üstündeki madalyon halindeki bir mermer levhada, kuleye şimdiki şeklini veren Sultan II. Mahmut’un, Hattat Rasim’in kaleminden çıkmış 1832 tarihli bir tuğrası vardır. Kulenin Eminönü tarafı daha genişçe olup burada bir de sarnıç vardır.

İlk olarak Yunan döneminde bir mezara ev sahipliği yapan bu ada Bizans döneminde inşa edilen ek bina ile gümrük istasyonu olarak kullanılmıştır. Osmanlı döneminde ise gösteri platformundan, savunma kalesine, sürgün istasyonundan, karantina odasına kadar bir çok işlev yüklenmiştir. Asli görevi olan ve yüzyıllardan beri varlığı ile insanlara, geceleri ise geçen gemilere göz kırpan feneri ile yol gösterme işlevini hiç kaybetmemiştir.Geçmişten geleceğe en çok da düşlere yol göstermektedir Kız Kulesi. Kız Kulesi 2000 yılında restore edilerek, artık çatal-bıçak seslerinin duyulduğu bir mekan haline dönüştürülmüştür. Kız kulesine ulaşım Salacak ve Ortaköy'den sandallarla yapılmaktadır.

Çok eski tarihi geçmişi olan Kız Kulesi, bir zamanlar, Boğazdan geçen gemilerden vergi alınmak maksadı ile kullanılmıştır. Kule ile Avrupa Yakası boyunca büyük bir zincir çekilmiş ve gemilerin Anadolu Yakası ile Kız Kulesi arasından geçişine(o zamanlar gemi boyutları küçük olduğu için geçebilmekteydi) izin verilmiştir. Bir süre sonra Kule, zinciri taşıyamamış ve Avrupa Yakasına doğru yıkılmıştır. Kuleden suyun içinde bakıldığında yıkıntıları görülmektedir.

Antik Çağ'da Arkla(küçük kale) ve Damialis(dana yavrusu) adları ile anılan kule, bir ara da "Tour de Leandros"(Leandros'un kulesi) ismi ile ün yapmıştır. Şimdi ise Kız Kulesi ismi ile bütünleşmiş ve bu ismi ile anılmaktadır.

Boğaz girişindeki kayalık üzerine kurulmuş küçük, şirin bir kuledir. İstanbul’un sembollerinden birisidir. Tarih içinde gözetleme kulesi, deniz feneri olarak kullanılmış, Boğaz girişini belirten bir mihenk noktasıdır. Geçen yy.daki görüntüsünü koruyan kule turizme tahsis edilmiş lokanta ve seyir balkonu ile servis vermektedir. Suların, karasevdanın ve söylencelerin gizemini taşıyan Kız Kulesi, istanbul'un en romantik ve gizemli mekanlarından biri. Alımlı, sevdalı ve denizin ortasında bir başına, yapayalnız... Kendi kendine yeten bir tarihe sahip olan mekan, yüzyıllardır anlatılan efsaneleriyle de bir ilgi odağı. Kızkulesi ile ilgili anlatılan ilk hikaye; Ovidius'un kaydettiği bir aşk hikayesi. Zamanında Üsküdar sırtlarında Tarnıça Afrodit adına bir tapınak vardır. Hero'da genç kızların görev yaptığı bu tapınağın rahibelerindendir.

Kulede kumrulara bakmakla görevlidir. Aşka yasaklıdır. Her ilkbaharda doğanın uyanışı adına tapınak çevresinde törenler yapılır, çevre şehirlerden insanlar akın akın tapınağın çevresine gelir, yenilir içilir, aşkı bulamayanlar Afrodit'e ma­bedinde yakararak aşkı yaşayabilmek için yakarırlar. Bo­ğazın karşı kıyısında oturan Leandros'ta bu törene katılmak için tapınağa geldiğinde Hero'yla karşılaşır. Birbirine aşık olan iki genç, Leandros'un gece kuleye gelmesi ile aşklarını kutsarlar. Kızkulesi her gece iki gencin gizli aşkına tanıklık eder. Leandros'un yüzerek kuleye geldiği fırtınalı bir günde kıskanç bir rahip feneri söndürür. Karanlıkta yolunu kaybeden Leandros boğazın sularına gömülür. Sevgilisinin öldüğünü gören Hero da kendini Kızkulesi'nden Boğazın sularına bırakır.

Kuleyle ilgili söylencelerden biri de Kleopatra'nın sonuna benzer bir sonun anlatıldığı yılan hikayesidir. Kehanete göre kralın birine, çok sevdiği kızı onsekiz yaşına geldiğinde bir yılan tarafından sokularak öleceği söylenir.Bunun üzerine kral denizin ortasındaki bu kuleyi onararak kızını buraya yerleştirir. Kaderin kaçınılmazlığını kanıtlarcasına, kuleye gönderilen üzüm sepetinden çıkan bir yılan, prensesi zehirler. Kral, kızına demirden bir tabut yaptırarak Ayasofya'nın giriş kapısının üstüne yerleştirir. Bugün bu tabutun üstünde iki delik vardır. Yılanın ölümünden sonra da onu rahat bırakmadığına dair hikayeler anlatılır.

Restoran

Binlerce yüzyıl öncesi ait efsanelerin mekanı, İstanbul'un en önemli simgelerinden biri Kızkulesi , şimdilerde restoran ve kafeterya olarak Boğaz'ın derin sularında hizmet veriyor. Uzun restorasyon çalışmaları sonucu yenilenen tarihi mekan, eski görünümüne sadık kalınarak İstanbullular'a kazandırıldı.

James Bond filmlerinden birinde bu yeni haliyle kullanılan Kızkulesi , 5 kat ve 1 asma kattan oluşan mekanıyla hizmet veriyor. Asma ve birinci katında akşamları canlı müzik eşliğinde fiks menü sunulan restoranı yer alıyor. Bu restoran gündüz de kafeterya olarak İstanbullular'ı karşılıyor. Mekanın üçüncü, dördüncü ve beşinci katları hediyelik eşya satışı için ayrılmış. Üst kule bölümünde ise Boğaz'ın her yakayı gören eşsiz bir manzara hakim. Buradan İstanbul'un dört bir yanını seyretmeniz mümkün ancak küçük de olsa ücrete tabi.

Kızkulesi Pazartesi hariç hergün fast food tarzında self servis yiyecek ve içecekler ve güne özel belirlenen bir menüyle hizmet veriyor. İstanbul'un çok özel bir konumunda olduğundan ulaşım, belirli saatlerde sağlanıyor. Gece programlarında mutlaka rezervasyon yaptırılması gerekiyor.

Kaynak:
Kizkulesi.com.tr


9  Maji Okulu / Doğu Maji Uygulamaları / Deniz kizi : 21 Temmuz 2018, 12:43:53
Konu ile ilgili olarak aşağıdaki linke tıklayıp inceleme yazısını okuyabilirsiniz;

http://www.golgelerkitabi.com/forum/index.php?topic=14952.0
10  İnsanlık Tarihi ve Gizemleri / Yunan & Roma Mitolojisi / Siren : Deniz Kızı : 21 Temmuz 2018, 12:42:48
Yunan mitolojisinde Sirenler ya da Seireneler (Yunanca Σειρήνες ya da Acheloides), Sirenum scopuli denen bir adada yaşadıklarına inanılan deniz yaratıklarıdır. Bazı farklı öykülerde ise Cape Pelorum'da ya da Anthemusa adasında yaşamış olduklarından, şimdi de Paestum'un yanındaki Sirenus adalarında, ya da Capreae'de yaşadıklarından bahsedilir.


Siren

Sirenler ya da Seireneler (Yunanca Σειρήνες ya da Acheloides), Sirenum scopuli denen bir adada yaşadıklarına inanılan deniz yaratıklarıdır. Bazı farklı öykülerde ise Cape Pelorum'da ya da Anthemusa adasında yaşamış olduklarından, şimdi de Paestum'un yanındaki Sirenus adalarında, ya da Capreae'de yaşadıklarından bahsedilir. Bu yerlerin tamamı uçurumlarla ve kayalıklarla çevrili olarak betimlenmiştir. Buralarda dolaşan denizciler, sirenlerin söylediği şarkıdan büyülenip gemilerini kayalıklara doğru sürmüşler ve sirenlere yem olmuşlardır. Sirenler, Achelous'un kızları olarak betimlenmişlerdir. Homeros, sayılarıyla ilgili hiçbir şey söylemese de, sonradan yazarlar hem isimlerine hem de sayılarına değinmişlerdir. Bazen Aglaopheme ve Thelxiepeia adlı iki taneden bahsedilmiş; Peisinoe, Aglaope, ve Thelxiepeia adlı üç tanesinin de sözü geçmiştir. Sayıları genellikle iki ile beş arasında, isimleri de genellikle Thelxiepia/Thelxiope/Thelxinoe, Molpe, Aglaophonos/Aglaope, Pisinoe/Peisinoí«,Ceysi, Parthenope, Ligeia, Leucosia, Raidne, ve Teles'tir. Bazı hikayelere göre, genç Persephone'un oyun arkadaşları olduklarından da bahsedilmiştir. "Siren şarkısı" terimi ise, sirenlerin çok güzel sesleriyle söyleyip denizcileri büyüledikleri, böylece büyülenen denizcileri yedikleri şarkılardır. thumb| 150 px|left| "Syrenka"] ==Ayrıca bkz.== * Deniz kızı * Melusine * Hidra * Nemf

Kaynaklar
Anonim (1989) Oxford English Dictionary. Oxford University Press. Oxford.

Siren

(Türkçe) Kadın ismi - Mitolojide geçen, denizde kayalar üzerinde gemicilere şarkılar söyleyen, belden aşağısı balık biçiminde kadın, deniz kızı.

Siren

1. anlamı Taşıtlarda bulunan, tiz ses çıkaran alet, canavar düdüğü. Üst tarafı kız, alt tarafı balık olduğuna inanılan deniz kızı.
2. anlamı büyüleyici kadın/siren, denizkızı; çok cazip ve tehlikeli kadın; bir çeşit su kertenkelesi; güzel şarkı söyleyerek denizcileri aldatan deniz perisi, Yu, i; canavar düdüğü, siren.
3. anlamı canavar düdüğü. siren. çekici ve tehlikeli kadın.

Siren
i. deniz kızı, denizkızı, büyüleyici kadın, baştan çıkarıcı kadın, siren, semender

Siren
taşıtlarda bulunan, tiz ses çıkaran aygıt.
Siren

Siren İngilizce anlamı ve tanımı

Siren anlamları

(noun) An instrument for producing musical tones and for ascertaining the number of sound waves or vibrations per second which produce a note of a given pitch. The sounds are produced by a perforated rotating disk or disks. A form with two disks operated by steam or highly compressed air is used sounding an alarm to vessels in fog.
(noun) One of three sea nymphs, -- or, according to some writers, of two, -- said to frequent an island near the coast of Italy, and to sing with such sweetness that they lured mariners to destruction.
(noun) A mermaid.
(noun) Something which is insidious or deceptive.
(a.) Of or pertaining to a siren; bewitching, like a siren; fascinating; alluring; as, a siren song.
(noun) Any long, slender amphibian of the genus Siren or family Sirenidae, destitute of hind legs and pelvis, and having permanent external gills as well as lungs. They inhabit the swamps, lagoons, and ditches of the Southern United States. The more common species (Siren lacertina) is dull lead-gray in color, and becames two feet long.
(noun) An enticing, dangerous woman.

Siren tanım:

Kelime: si·ren
Söyleniş:   'sI-r&n, for 3 also sI-'rEn
İşlev:   noun

Kökeni:   Middle English, from Middle French & Latin; Middle French sereine, from Late Latin sirena, from Latin siren, from Greek seirEn
1 often capitalized : any of a group of female and partly human creatures in Greek mythology that lured mariners to destruction by their singing
2 a : a woman who sings with bewitching sweetness b : TEMPTRESS
3 a : an apparatus producing musical tones especially in acoustical studies by the rapid interruption of a current of air, steam, or fluid by a perforated rotating disk b : a device often electrically operated for producing a penetrating warning sound ambulance siren air-raid siren
4 [New Latin, from Latin] : either of two No. American eel-shaped amphibians that constitute a genus (Siren) and have small forelimbs but neither hind legs nor pelvis and have permanent external gills as well as lungs
Siren ile eşanlamlı (synonym) kelimeler
Delilah, Enchantress, Temptress,

Siren
Türkçe Siren kelimesinin İngilizce karşılığı.
n. North American salamander; warning device that makes a loud wailing sound; creature that is half-woman and half-bird and sings in order to lure sailors to their deaths (Greek Mythology); dangerously attractive woman, temptress (Slang) n. siren, hooter, hoot

Siren
İngilizce Siren kelimesinin İspanyolca karşılığı.
s. sirena (f), mujer fatal (f)

Siren
İngilizce Siren kelimesinin Almanca karşılığı.
n. sirene (f)

Siren
İngilizce Siren kelimesinin İtalyanca karşılığı.
s. (Mitol, Acu) sirena; (Zool) sirenide

Siren
İngilizce Siren kelimesinin Portekizce karşılığı.
adj. sedutor

Siren
İngilizce Siren kelimesinin Flemenkçe karşılığı.
zn. sirene

Siren
Türkçe Siren kelimesinin Almanca karşılığı.
Sirene, Zirkus
Sayfa: [1] 2 3 ... 100
Kodlama & Editleme Tema Tasarımı by Aries | GolgelerKitabi.Com®
Orjinal Themes Ay Işığı by rallyproco | edit Themes by Aries



Sitemap | Arşiv | Wap | Wap2 | Wap Forum | XML | Rss
Yasal uyarı
İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Golgelerkitabı Adresimizde 5651 Sayılı Kanunun 8. Maddesine ve T.C.K nın 125. Maddesine göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Golgelerkitabi.com hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetler hukuk@golgelerkitabi.com mail adresi ile iletişime geçildikten sonra en geç 1 (Bir) Gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve avukatımız size geri dönüş yapacaktır...