Ay Isigi
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
  Gölgeler Kitabı Parapsikoloji Ansiklopedisi
Kullanıcı Adı: Beni Hatirla?
Şifre:
  Mesajları Göster
Sayfa: [1] 2 3 ... 47
1  Parapsikoloji & Spiritüalizm / Paranormal Yetenekler / Nerden Başlamalıyım? : 19 Haziran 2017, 01:50:23
Merhabalar arkadaşlar aranıza yeni katıldım biraz araştırma sonucunda gölgeler kitabı forumunu buldum ve nerden başlayacağımı bilmiyorum yeneteklerimi geliştirebilmem için nerden başlamalıyım?

Öncelikle foruma hoşgeldiniz​.

Forumumuzda konu seçeneğini çok fazla sizin ilgilendiğiniz konu nedir .
 Aslında hepsinin temeli önce kendinizi zihin ,beden ve ruhsal olarak tanimaya dayanır.Kendinizi tanıyamaz sır ve sınırlarımız konusunda bir fikriniz olmaz ise hata yaparsınız.

Kendini bilme konusu ile paralel yaşamın kaynağı enerji konusunda araştırmalar yapın ardından diğer konular kendiliğinden yol alır.
2  Parapsikoloji & Spiritüalizm / Dünya Dışı Yaşam / Uzayda Dünya nın sesi : 12 Haziran 2017, 13:31:53
Admin bilmiyorsan söyleyeyim ses boşlukta yayılmaz.
Mithranın oğlu ,yukarıda kullanmış olduğunuz üslup hiç hoş değil.
Konun başında admin ilginç bir video diye bahsetmiş izlersin ve yorumunu düzgün bir şekilde yaparsın.
Eğer olayın doğrusunu biliyorsan bunu paylaşırsın , yönetimde konuyu ona göre  düzenler.

Bu üslupla konulara cevap vermeye devam ederseniz forumun kuralları gereği  ceza alırsınız.


3  Gölge Genel / Gölge Odası / Günlük Yaşamda Yaratıcılık Uygulamaları : 11 Haziran 2017, 18:44:05
Günlük Yaşamda Yaratıcılık Uygulamaları
Yazar : Duygu Güner

ÇAĞIMIZ İNSANI gelişiyor, hem de büyük bir hızla... Zaman kavramı ise akıllara durgunluk verebilecek bir şekilde hızına hız katmaya devam ediyor. Birçoğumuz, gün içinde birçok şeye yetişmeye zorlandığımız için zamanı kullanma konusunda özel yöntemler uygulamaya, bu konuda bireysel beceriler geliştirmeye başladık.

Kendimizi çağın yeniliklerine adapte edebilmek için elbette hepimizin yaptığı çok şey var. Gerek kendiliğinden, koşullar gereği ortaya çıkan beceriler, gerek bilinçli olarak “Bu konuda neler yapabilirim?” “Kendimi nasıl bu çağın akışına uygun hale getirebilirim?”e verdiğimiz yanıtlar bizi içsel ve dışsal olarak yeni yapılandırmalara doğru hızla itiyor.

Bu itiliş sonucu yaşadığımız temel zorlukların başında ise “yeniliklere nasıl daha açık olabilirim?” sorusunun yanıtını günlük hayata uygulayabilmek geliyor. Çünkü herhangi bir şeyin artık değişmesi gerektiğini bilmek başka bir şey, o değişimi hayata uygulayabilmek ise çok daha başka bir şey. Bu noktada, bugüne kadar süregelen alışkanlıkların kısmen ya da tamamen ortadan kalkması, değişime uğraması konusu ortaya çıkıyor ki, bu da kolaylıkla gerçekleşebilen bir olgu değil. Ancak üzerinde şuurlu ve düzenli çalışma ile gelişebilen bir süreç.

Yeniliklere daha açık hale gelmek demek, birçok konuda daha esnek bir zihin yapısına sahip olmakla doğru orantılı. Doğru niyet ve doğru istekle yola çıkıldığı takdirde belirli bir amaca ulaşabilmek için yaşımız, sosyal statümüz, iş kimliğimiz ne olursa olsun ve hatta bugüne kadar deneyip başarısız olduğumuz bir konu olsa bile istediğimiz herhangi bir şeyi öğrenmek ya da şu an bildiğimizden, yapabildiğimizden daha iyi bir duruma gelmek mümkün.

Yapılan önemli araştırmalar, zayıf olduğunu iddia ettikleri alanlarda iyi öğretmenler tarafından eğitilen kişilerin bu alanlarda birdenbire çok daha güçlü duruma geldiklerini gösteriyor.

Bu durumu uzun süre kullanılmayan kasların zayıflamasına benzetmek mümkün. Ancak bu kaslar bir süre kullanıldığında güçlerini yeniden kazanırlar.

Elbette araştırma sonuçlarının hepsi bu kadar değil. İnsanların daha önce zayıf oldukları alanda güçlenmelerinin yanı sıra, bir başka ilginç bulgu ise, “zihinsel kasın” yerini bulmasıyla, diğer “zihinsel kaslar”ın performanslarını artırmaya başlamalarıdır.

Bu nedenle örneğin, betimleme ve resim konusunda zayıf olan insanlar, bu alanlarda yetkin olacak şekilde eğitildiklerinde kelimeler konusunda ustalaşmaya, sayılarla daha iyi oynamaya ve daha yaratıcı olmaya da başlarlar. Benzer şekilde sayısal beceriler konusunda zayıf olan kişiler bu alanda güçlenecek şekilde eğitildiklerinde, hayal güçleri ve müzikal yetenekleri de gelişme gösterir.

Tanınmış nörolog Dr. Candace Pert’e göre “... zeka sadece beyinde değil bütün vücuda dağılmış hücrelerde yer alır... Duygular da dahil olmak üzere zihinsel süreçlerin vücuttan geleneksel olarak ayrı tutulması artık geçerli değildir.”

Bu durum, beynin sol ve sağ taraflarının birbiriyle sohbet ettiklerini düşünmek gibi bir şey... Sol beyin aldığı bilgileri kendine göre işler ve sağ beyne geri gönderir. Bu böyle devam eder. Bu süreç sayesinde beyin sinerjik bilgileri biriktirir ve farklı unsurları kullanarak bunları entelektüel ve yaratıcı gücüne ilave eder.

Öyleyse kısaca şunu söyleyebiliriz ki, yaratıcı olmak için büyük ya da özel bir beyne ihtiyacımız olmadığı gibi çok zeki ya da yüksek IQ’lu olmamıza da gerek yoktur. Bu konuda çoğu uzman şu ortak noktada birleşiyor: Akla hayale gelebilecek tüm niyetler ve amaçlar bakımından, insan beyninin kapasitesi sınırsızdır. Yani beynimiz sandığımızdan çok daha iyi bir durumda.

Her şeyden önce, herhangi bir süper bilgisayardan daha esnek ve çok boyutludur.

Hayatımız boyunca her saniyede yedi şeyi öğrenebilir ve daha da çok öğrenecek yeterli yeri bulunur.

Eğer doğru şekilde kullanılırsa yaşlandıkça gelişir.

Beynimiz sadece kafamızda değildir.

Hemen hemen sınırsız sayıda nöron bağlantısı yapma kabiliyetine veya düşünce potansiyeline sahiptir.

Belli bir yaştan sonra beyin hücrelerinin sürekli ölmekte oldukları elbette doğrudur. Ama beyni daha çok kullandıkça yaş ilerlemiş olsa bile çok daha fazla sayıda sinirsel ya da sinaptik bağlantı kurulduğu da doğrudur; düşünme ya da zihin gücü dediğimiz şey işte budur. Düşünme kapasitesi ancak kullanılarak gereken düzeye yükseltilebilir. Sadece bilinçli düşünme süreci değil, insanoğlunun başarılarında aslan payına sahip olan bilinçdışı süreçleri de etkileyebilir. Tek sınır, hayal etmeye cüret edebildikleriniz ve hayal gücünüze olan güveninizdir.

Yaratıcılık, ilham parıltıları ve imgesel sağ beynin düşünme gücü söz konusu olduğunda şu önerme hemen hatırlanmalıdır: “Bir şeyi herhangi biri yapabiliyorsa ben de yapabilirim.” Zen düşüncesinde performansın zirveye çıkarılması açısından daha da önemli bir nokta vardır: “Herhangi bir şeyi iyi yapabiliyorsan, her şeyi iyi yapabilirsin.”

Günlük yaşamda yaratıcı düşünmeye başlamak için yapılabilecek birçok uygulamadan söz edebiliriz. Bunlardan sadece birkaçı şöyle sıralanabilir:

 

* Olaylara farklı bakın. Hatta nesnelere de farklı bakın. Eğilin ve bacaklarınızın arasından bakın. Bir sandalyenin ya da yüksekçe bir şeyin üzerine çıkıp oradan bakın. Sonra aynı olaylara yine farklı açılardan bakmayı deneyin. Son olarak ilk bakış açınıza dönün ve ilkiyle arasındaki farkları gözlemleyin.

* Bir durumun bazı yönlerini değiştirin: Örneğin, patronunuz işe yeni başlayan yardımcınız olsaydı; herhangi bir işe başlamadan önce kesinlikle başaracağınızı biliyor olsaydınız; dünyadaki en iyi insanlar size danışıyor olsalardı NE OLURDU?

* Bağlamı değiştirin; İş yerinde yaşadığınız bir olay ya işin dışında, diyelim ki bir arkadaş toplantısında olsaydı? Ya farklı bir kültür ya da ülkede olsaydı? Ya 10 yıl önce geçmişte ya da 15 yıl sonra gelecekte olsaydı?

* Daha önce fark etmediğiniz şeyleri görmeye veya aynı şeyleri farklı bir ışıkta görmeye başlamak için günlük ve haftalık rutinlerinizi değiştirin.

 

Bir diğer açıdan dikkat çeken nokta şudur ki, kendimizi gevşemiş ve güvende hissettiğimiz mekanlarda daha fazla ilham alır, daha yaratıcı oluruz. Örneğin, işle ilgili en önemli fikirler şirketteki çalışma odalarının dışında, çoğunlukla akşamüstü ya da hafta sonu ortaya çıkar. Atılımlara yol açan pek çok fikir gece yarısı doğar, ayrıca sabahın erken saatleri de bu açıdan oldukça bereketli zamanlardır.

Herhangi bir konuyla ilgili uygun zihin haline girmek için hepimizin farklı yolları vardır ki buna “anchor” ya da belli bir hale çapa atma diyoruz. Bazılarımız işe konsantre olmak için bol sütlü sıcak bir fincan kahveye gereksinim duyarken, bazılarımız için bilgisayarın açma düğmesine basmak yeterli olacaktır. Ya da çok bunaldığımız bir anda duyduğumuz bir müzik parçası veya gördüğümüz güzel bir manzara resmi bizi önümüzdeki ilk tatille ilgili değişik planlar yapmaya yönelik bir zihin haline hemencecik sokuverecektir.

Aynı durum yaratıcılıkla ilgili bir zihin haline ulaşmak için de geçerlidir. Kimi insan fikir alışverişini tercih ederken kimileri kendi başlarına daha üretkendir. Bazı insanlar büyük bir sorunla veya bunalımla ya da yoklukla karşı karşıya kaldıklarında olağanüstü yaratıcı hale gelir, sanki yaratıcı dehaları böyle önemli durumlar için yedekte tutulmaktadır. Çoğu kişiye göreyse yaratıcılık tesadüfen ortaya çıkar ve daha sıkı çalışmaktan etkilenmez. Benzersiz beyinlerimizin her bir kişiliğin özgünlüğünü, yetişme koşullarını, hoşlandıklarını ve hoşlanmadıklarını yansıtması hiç de şaşırtıcı değildir.

Diğer insanların görmediklerini görmek, günlük olaylara farklı bir bakış açısıyla bakmak, yaratıcı olmanın anahtarıdır.

Birçok farklı faaliyet alanında, geçmişte ve günümüzde üst düzey performans sergileyen kişiler üzerinde yapılan araştırmalar, yaratıcı düşünmenin dünyanın her yanında geçerli olan bazı özelliklerini göstermektedir. Sizler de bunları kendi durumunuza uygulayabilirsiniz:

 

* Gergin ve endişeli değil de gevşemiş olduğumuzda genellikle daha çok fikir üretiriz.

* Yaratıcı içgörüler ve akış halleri sıkıntıdan çok zevkle ilişkilidir. Yani çok sıkı çalışma gibi görünen bilinçli düşünmenin aksine çoğu insan kendiliğinden ortaya çıkan beyin dalgalarından hoşlanır ve hiç çaba harcamadıkları yüksek performans akışlarını zevkli bulur.

* Yüksek yaratıcılıkla ilgili çoğu durumda kişi ilk önce fikirleri beklemeye başlar, bilinçdışı zihninin ihtiyacının da bunları üreteceğine güvenir ve kendi içsel yaratıcılığına, becerilerine inanır.

* Yaratıcı insanlar, yaşam tarzları açısından, bu tür düşünmeye yer açmayı öğrenmişlerdir. Örneğin, kişi daha fazla gevşeyip olaylardan ve insanlardan daha sık uzaklaşmanın üretkenliği artırdığını öğrenmiş olabilir.

 

Bu genel koşulların size uyduğu durumları düşünün. Örneğin, en iyi fikirlerinizi ne zaman ve nerede üretiyorsunuz? En iyi işi hangi koşullar altında çıkarıyorsunuz? Hangi faaliyetlerde kendinize daha fazla güveniyorsunuz? İçgörülerin nasıl ve ne zaman ortaya çıktığına, performansınızın hiç çaba gerektirmeden “yükseldiği” zamanlara dikkat etmeye başlayın.

 

-Koşullar nelerdi?

-O sabah neler oldu?

-Kimlerle konuştunuz?

-Hangi zihinsel resimleri gördünüz?

-Yüksek performansı tetikleyen neydi?

-Önceki gece uyumadan önce neler düşünüyordunuz?

-Çözüm bulmak amacıyla rüyaya yattığınız bir sorununuz var mıydı?

 

Bu egzersizden yola çıkıp yukarıda sıralanan genel koşulları kullanarak, bu durumları yeniden yaratabilir ve gerekiyorsa daha fazla sağ beyin deneyimi yaşayabilmek için rutininizi ve yaşam tarzınızı değiştirebilirsiniz. Böylelikle zihin halinizi değiştirebilir ve bilinçaltınızın sunacağı şeylere karşı daha beklentili, daha duyarlı olabilirsiniz.

Ayrıca yaşam tarzınızı kontrol eden aşağıdaki listeyi de zaman zaman gözden geçirebilir yeni düzenlemeler yapabilirsiniz.

 

- Kendime yeterince düşünme zamanı ayırıyor muyum? Daha fazlasını nasıl ayırabilirim?

-Gevşetici ve rahatlatıcı olduğunu gördüğüm ilgi alanları ve faaliyetler hangileri? Bunları nasıl çoğaltabilirim?

-Ne tür şeyler yapmaktan hoşlanıyorum? Bunları nasıl çoğaltabilirim?

-Kendimi yaratıcı biri gibi görüyor muyum? Görmüyorsam olumsuz inancım haklı çıkmış mı oluyor, yoksa bu yalnızca önceki koşullanmaların ve rastgele deneyimlerin sonucu mu? Bir inancı değiştirip daha yararlı ve güç katıcı hale nasıl getirebilirim?

-Aklıma gelen fikirlere güveniyor muyum? Yoksa onları eleştirip bastırıyor muyum?

-Önsezilere, altıncı hisse, hiç yoktan çıkıveren fikirlere göre davranıyor muyum?

-İnsanların benim de aklıma gelmiş olan fikirlerden yararlandıklarını görüyor muyum?

-Yaratıcı içgörülerin kaynağını oluşturan daha zengin, daha değişken bir deneyim temeline nasıl sahip olabilirim?

Bunların dışında ayrıca normalde kaç tane sol beyin becerinizi kullanıp beslediğinizi kontrol edin. Sonra aynı şeyi sağ beyin becerileri için de yapın. Göz ardı ettiğiniz sağ ve sol beyin bölümleri üzerinde durun ve hemen bunları güçlendirmek için çalışmalara başlayın.

Hayal gücünün patlamalar yaşadığı, sorunlara çözümler bulduğumuz, büyük fanteziler yaratıp hayaller kurduğumuz zamanları nerelerde yaşadığımız hemen hepimize göre değişir. Ancak yapılan araştırmalar bu tür durumların genelde;

 

* banyoda

* şehir dışında yürürken

* uyumadan önce

* uyurken

* yürüyüşte

* müzik dinlerken

* uzun yolda araba kullanırken

* koşarken

* yüzerken

* kumsalda uzanırken

* tembellik yaparken ortaya çıktığını göstermektedir.

 

Böyle zamanlarda bedenimiz ve zihnimiz sizce nasıl bir durumdadır? GEVŞEK ve SAKİN

Bu dinlenme dönemlerinde beynin her iki tarafı birbiriyle iletişimde bulunur ve aralarında bir sohbet başlar. Böyle bir zihin ortamı yaratıcılığın büyük bir bölümünün kendini ifade etmesine olanak tanınır.

Eğer ki bu molalara bilinçli bir şekilde izin verilmezse beyniniz sizin yerinize karar verecektir. Çok çalışan birçok kişi yıllar geçtikçe stresinin arttığından ve konsantrasyonunun dağılmaya başladığından yakınır. Bu aslında iyi bir şeydir; çünkü sağ beyin dengesiz bir durumu dengeli hale getirmek için birazcık hayal gücüne ve fanteziye fırsat tanımaktadır.

Siz de benzer bir durumdaysanız ve sol beynin baskın olduğu yaşam biçiminizi sürdürmekte ısrar ediyorsanız, beyniniz sizi başka molalar vermeye zorlayacaktır. Konsantrasyon kaybından mini çöküşlere kadar farklı durumlar söz konusu olabilir, huysuz ve öfkeli biri haline gelmenize sebep olabilir. Böylesi durumlarda en iyi çare dinlenip gevşemektir!


Yaşadığımız yüzyıl, zihinle ilgili yapılan keşiflerde kimbilir bizi daha hangi ara duraklara taşıyacak. Yaratıcı beynin bütün beyin olduğunu insanlık keşfetti. Dahası daha önceki etiketlendirme hatalarımızın bizi nasıl sınırladığını artık açıkça fark edebiliyoruz. Yaratıcı potansiyelimizin düşündüğümüzden de büyük olduğunu görmeye başlamak hem çok heyecan verici hem de bir o kadar sorumluluk yükleyici... Yaşanacak ve yaratılacak her yeni gelişimin insanlık ailesine pozitif tesirler yüklemesi dileği ile...
4  Parapsikoloji & Spiritüalizm / Durugörü / Duru-Görü Üzerine // Soru-Cevap : 11 Haziran 2017, 00:32:10
Selamlar nghn2222 .

Korku , paranormal olaylar söz konusu olduğunda  en az  insana ait  diğer duygular kadar normal bir tepki dır .
Tabi hastalık derecesinde ilerlemesine izin vermemelidir.İnsan yaşadığı şeyleri anlamlandırmaya başladıkça korku yerini merak ve öğrenme arzusuna  bırakır.

Bu bilme arzusu bırakın rüyaların sembolize ettiği bilgiyi evrene ait sırlara ulaşmanızı sağlayacak en büyük güçtür.En değerli enerjidir.  Bilgiye açılan tüm kapıların en önemli anahtarıdır.

Umarım bir an önce aradığınız cevapları bulursunuz

5  Parapsikoloji & Spiritüalizm / Durugörü / Duru-Görü Üzerine // Soru-Cevap : 10 Haziran 2017, 00:41:07
Nghn2222, tedirgin olmanızı hele uyumanızı engelleyecek kadar endişelenmenizi gerektirecek olağanüstü bir durum söz konusu değil.

Yaşamış olduğunuz olayların bir çoğu bir çok insan tarafından deneyimleniyor ve deneyimlenmeye de devam edecek.

Fal olayını şöyle bir ayıralım rüyalarla gelen bilgelik harika bir şeydir.Bazen hiç görmediğiniz bir yeri görürsünüz bazen kehanet içeren rüyalar ama bunların hepsi fiziksel olarak normal şeyler.

İnsan bedeni ile bir bütün olan eterik beden , kişi uykuya dalarken veya derin  uykuda ve meditasyon ama derin bir meditasyon halinde daha bir aktif çalışmaya başlar ve evreni oluşturan kozmik  enerji ile olan bağı güçlenir.

Kozmik enerji ile beslenmeye başlayan insan bedeni bazen fiziksel ve zihinsel dalgalanmalar yaşar ve biz bunları bazen görmezden geliriz bazen de yanlış yorumlaya biliriz

İş bu noktada kendinizi eğitmenizle alakalı olarak , şekillenmeye başlar veya zamanla yavaş yavaş kaybolur.

Ne yapmanız gerekiyor öncelikle  düzenli nefes alıp vermeyi öğrenmeniz ardından isterseniz ufak ufak Meditasyon pratikleri bu arada insan bilincini tanımak için bilinç altı bilinç ve bilinçdışı konuları üzerinde bilgi toplamaya çalışın .

Tüm bunların yanında rüyalarla gelen bilgelik konusunda araştırmalar yapın.

Aslında ne kadar şanslı biri olduğunuzu fark ettiğinizde mutlu olacaksınız.
Yalnızca fark etmeniz gerekiyor.Bu farktan bilgi ile geliyor.

Forum bu konuda şu an biraz dağınık gibi görünse zamanla size istediğinizi verecektir.
Şu an bireylerden değil bizatihi forumun kendisinden bahsediyorum.

Gölge kitaplıkta rüyalarla ilgili kitaplar mevcut  ve birde Konsantrasyon adım adım zihinsel hâkimiyet isimli bir kitap var onunda okumanızı tavsiye ederim.

İyi forumlar
6  Evrensel Enerjiler ve Farkındalık / Bioenerji / Kendi Frekansınızı Yükselterek İyileş(tır)mek : 07 Haziran 2017, 23:56:40
                           Kendi Frekansınızi Yükselterek İyileş (tır)mek

Bir dalganın belli bir zaman birimi (genellikle saniye) içerisinde tekrarlanma sıklığına, yani bir saniye içindeki döngü sayısına “frekans” denir.  “Hertz” birimiyle ölçülür. Herşey titreşmektedir. Bu nedenle herşeyin frekansı vardır. İnsan bedenindeki her hücrenin kendine göre bir doğal frekansı vardır. Aynı şekilde, her hastalığın, her bakterinin , her virüsün de doğal frekansı vardır. Her hücreyi kendi doğal frekansına döndürmek, bedeni sağlığa kavuşturur. Bedenin frekansıyla çatışan, onu bloke eden dalga boyları ise hastalığa hatta ölüme  neden olabilir. Yalnız maddî/fiziksel şeylerin değil, duyguların, düşüncelerin, isteklerin, ilişkilerin, filmlerin, kitapların, dokümanların, toplumsal konuların ve bireysel bilincimizin de frekansı vardır.

 Amerikalı Bilim Adamı Dr. David Hawkins , ( 1927-2012) frekanslar , frekansların bilinç düzeylerinde etkisi , ilişkisi üzerine binlerce araştırma yapmış ve ortaya Hawkins bilinç haritası denen Tabloyu çıkarmıştır. Yaptığı deneylerde , yüksek frekanslı duygu ve düşüncelerin ; düşük frekanslı olanlardan daha güçlü ve etkili olduğunu . En yüksek frekansa ulaşmış bir bilincin düşük frekanslı 70 milyon bilinci dengelediğini klinik olarak kanıtlamış ve Power vs Force - An Anato my of Consciousness ( Güç Kuvvete Karşı – Bilincin Anatomisi ) Kitabında detaylı olarak anlatmış.


Bilinç Haritası

Yapılan araştırmalardan kritik seviyenin 200-cesaret olduğu, ölçümü 200 un altında çıkan duyguların düşüncelerin, durumların kişiyi ve çevresini zayıflattığı , yorduğunu, aşağıya çektiğini ortaya çıkartmış.

Bir başka ilginç bulguysa , yüksek bilinç frekanslarının şaşırtıcı sayıda düşük frekansı dengelediği yönünde . Bireylerden herhangi birinin bilinç frekansı yükseldiğinde , çok sayıda düşük frekanslı bilinci etkileyip dengeleme imkanı olması .

Tablo şöyle :

300 seviyesindeki bir kişi 200’ün altındaki 90.000 kişiyi,
400 seviyesindeki bir kişi 200’ün altındaki 400.000 kişiyi,
500 seviyesindeki bir kişi 200’ün altındaki 750.000kişiyi,
600 seviyesindeki bir kişi 200’ün altındaki 10 milyon kişiyi,
700 seviyesindeki bir kişi ise 200’ün altındaki 70 milyon kişiyi dengelediği görülmüş.


 Pozitif ve herşeyi olduğu gibi kabullenen mutlu bir insanın yaydığı enerji, 90.000 insanin yaydığı düşük enerjiyi dengelemektedir.
Sevgiyi gerçek anlamda yaşayan bir insanın yaydığı enerji,750.000 insanin yaydığı düşük enerjiyi dengelemektedir.
Barış ve huzur içinde yaşayan bir insanın yaydığı enerji,10 milyon insanin yaydıgı düşük enerjiyi dengelemektedir.
Mevlanalığı yaşayan bir insanın yaydığı enerji,70 milyon insanin yaydığı düşük enerjiyi dengelemektedir.
Peygamber,budha seviyesinde yaşayan bir insanın yaydığı enerji ise tüm insanlıgın yaydığı düşük enerjiyi dengelemektedir...

Yapılan araştırmalar ve sonuç teyitleri yıllar sürmüş ve yüzbinlerce denek üzerinde çalışılmış.
Hawkins, insanlığın %85’inin 200’ün altında titreştiğini, son dönemde insanlığın ortalama farkındalık seviyesinin 204’e ulaştığını, yani negatif-pozitif sınırını aştığını, ancak insanın  anlamlı bir şekilde tatmininin 250’nin altında gerçekleşemediğini yazmaktadır.                                                                   
Bireyler gibi, toplumların ve kültürlerin, ülkelerin, coğrafyaların  da titreşim seviyeleri vardır. Bu titreşimler , o alanda yaşayan insanlar, bitkiler , toprak, hava, eşyalar,binalar  vs tarafından oluşturulmaktadır. 200’ün altındaki enerji alanları, açlık, kıtlık ve hastalıkların çok yaşandığı, cahillik ve işsizliğin çok olduğu, ilkel şartlara sahip ortamlardır. Tatmin edici bir yaşam 250 lerde başlamaktadır. 300’lerde teknolojik ve ekonomik olarak çok gelişmiş bir toplum mümkün olmakta, 400’lerde ise yüksek bir eğitim, bilgi, kültür ve sanat seviyesi yaşanacaktır.  500, başka bir büyük sıçramanın gerçekleştiği bir eşiktir. 500’lerin sonlarında toplum artık spiritüel bir toplum haline gelmektedir. 600, bütün topluma şefkat ve sevginin hâkim olduğu, bütün eylemleri sevginin yönlendirdiği bir seviyedir.

 Şimdi tablonun 200 ün altında kalan ve 200 ün üstünde kalan kısımlarına tekrar göz atalım . Sonra dönüp içimize, düşüncelerimize, sözlerimize, dualarımıza bakalım . Biz acaba bu tablonun neresindeyiz. Yaşadığımız yeri, mahalleyi, kenti, ülkeyi, dünyayı iyileştirmek için bizim üzerimize düşen nedir ?

Kaynak : Power vs Force - An Anato my of Consciousness
Dr. David Hawkins
7  Evrensel Enerjiler ve Farkındalık / Farkındalık / AMİGDALA Duygularımızın Kara Kutusu : 06 Haziran 2017, 16:27:34
Duygularımızın Kara Kutusu "AMİGDALA" (Corpus amygdaloideum)

Amigdala Latince bir kelime, badem anlamına geliyor.
Beyinde Limbik sistem içinde yer alan iki küçük badem şeklindeki bu yapı insan duygularının repertuarı olmak özelliğini gösteriyor.

Düşünerek değil de bir tepki gibi dışarı verdiğimiz duyguların merkezi...

Amigdala'da kayıtlı olan duygular öğrenilmemiştir, nesillerden nesillere genetik yollarla aktarılarak bu bölgede depolanmıştır. Öğrenilmemiş olan duygular "otantik duygulardır" ve bu duyguların keşfi kişinin kendini yönetmesi için büyük bir adımdır.

Joseph E. LeDoux yaptığı araştırma ve çalışmalarının birinde amigdalayı keserek ayırmış ve amigdalasız bir insanın yaşamını incelemiştir.
Bulgularına göre, amigdalası alınan insanın yaşamının, çarpıcı bir şekilde değiştiğini ve o insan için olayların duygusal anlamda işgörmezliğini, yetersizliğini tespit etmiştir.

Yaşadığınız korkular, duygusal olaylar, kaygıya sebep olan olaylar amigdala tarafından değerlendirilir, saklanır ve sonra benzer durumla karşılaşırsanız, amigdala tüm bunları hatırlar, sentez eder ve siz de ona göre davranırsınız.

Yapılan çalışmalar, sevgilisinin resmini gören kişinin amigdalasının deaktive olduğunu göstermiştir. Kısacası çalışmaz, felç olur.
Aşk sırasında beynin frontal, pariyetal, orta temporal korteksi ve amigdala bölgelerinin birbiri ile etkileşim haline giriyor
.
Ödül merkezinden dopamin salınımı frontal, pariyetal, orta temporal korteks ve amigdala aktivasyonunu azaltır veya tümden durdurur ve Amigdalanın deaktivasyonunda korku azalır.
Sonuç ; Aşk insanı cesur yapar.

Bu sayede “gözüpek aşık” modeli, aşkın bir yan etkisi olarak, beyinde kendiliğinden ortaya çıkıveriyor.
Belki de bu yüzden “Aşkın gözü kördür" denilmektedir.
Olaylar bununla da bitmez. Beynin ön bölgesi olan “frontal korteks” de baskılanır ve deaktive olur.
“Frontal korteks” bizim değer yargılarımızı yöneten bölgedir. Moral değerler, aile ve bulunduğumuz sosyokültürel katman bağlamını oluşan değer yargılarımız, bu bölgede vücut bulur.

Bu bölgenin çalışmaması tüm yargı-denetim mekanizmalarımızı ortadan kaldırır. Kortikal zonda yer alan ve negatif duyguları oluşturan bölgede deaktive olur. Salgılanan dopamin ve kortikal zonun işlev kaybı sonrası aşık olduğunuz anda açıklayamadığınız bir mutluluk hali söz konusudur.

(Amigdala nucleus accumbensle ilişkilidir. Nucleus accumbens kimyasal dopaminin kullanarak haberleşen sinir uçlarıdır.
Dopaminin sistemi hazzı kontrol etmektedir. Zevk aldığımız bir aktivitede nucleus accumbens-dopaminin sistemi hücreleri aktiftir. Hemen hemen bütün bağımlılık yapan (kokain, amfetamin, eroin, afyon, tütün gibi) ilaçların dopaminin kullanan hücreler üzerinde etkisi vardır)
-------------------------------------------------------------------------
Yani Aşkın anahtarı beyinde bulunuyor
İnsanlar ve diğer canlılarda algılanan koku, duyguların yönetildiği limbik sistemdeki (Amigdala) denilen bölgede değerlendirilir

Koku duyusunu alan koku şişkinliği (olfactory bulb) burnumuzun tavan kısmında bulunur ve Beynin duygusal merkezi olan amigdala, limbik sistemdedir ve ¨olfactory bulb¨la da direk olarak bağlantılıdır. Bir esansı kokladığınız zaman beynimizin amigdala denilen bölümü etkilenir.

Canlı, karşı cinse olan ilgisini burada değerlendirdiği kokuyla belirler. Üreme içgüdüsü, canlılarda kokuyla başlar. Hayvanlar, çiftleşeceği eşini kokusuna göre seçer.
Tıpta, koku ve aşk arasındaki ilişkiyi ispatlaması için bir kedinin beynindeki koku merkezi çıkarıldığında, cinselliğin saptığı, diğer hayvanlara karşı da cinsel istek duyabildiği gözlenmiştir
-------------------------------------------------------------------------
Ünlü sinirbilimci Joseph kitabında şu başlığı kullanmıştır:
“Amigdala ve Limbik Sistem – Tanrı’ya Uzanan Transmitter”
-------------------------------------------------------------------------
Derin meditatif aktiviteler (transandans: Mistik, artistik yaşantılar, vecd hâlleri), birtakım özel teknikler ve sembolik-allegorik düşünce ile amigdala eğitilebilir.
Dünyadaki binlerce dinî, mistik ve meditatif disiplinlerin hepsi de bu bölgeyi hedef alarak âdeta düzenleyen tatbiklerdir.

Tefekkür etmek beyindeki frontal ve temporopariyetal bölgeleri, mistik ve artistik yaşantılar amigdala ve limbik sistemi sürekli olarak tembih etmektedir.
Meditasyon yaparken hissedilen sakinlik, huzur veya “spiritüel hisler”, yine amigdaladan geliyor. Düşünsenize, herşeyin altında amigdala yatıyor!

Meditasyon grupları ile ilgili araştırmalarda (Popular Science Türkiye Dergisi'nde bir araştırma haberine göre) beynin bu ilkel (vur ya da kaç) korku merkezi olan amigdala bölgesinin meditasyon yapanlarda küçülürken, hipokampus yani duygu ve hafıza merkezi büyüdüğü görülmüş.

Massachusetts General Hospital araştırmacılarının oluşturduğu bir ekip, nöro görüntüleme tekniğiyle,meditasyon ile beyinin merkezini oluşturan gri maddede değişimler olduğunu kanıtladı.Miami Üniversitesinde nörobilimci olan Amishi Jha da çalışması benzer sonuca ulaştı.

Bir SPECT çalışmasında glossolali ( Mistik deneyimler sırasında görülebilen konuşma ) sırasında prefrontal korteks aktivitesinde azalma, limbik yapılarda ve amigdalada ise aktivite artışı tespit edilmiştir
ABD'deki Kaliforniya Üniversitesi'nin çalışmasına göre, öğreti beyindeki korku hafızası olarak bilinen amigdala bölgesini sakinleştiriyor, olumlu ruh haliyle ilintili bölgeleri daha aktif kılıyor.

Araştırma, düzenli meditasyon yapan budistlerin diğer insanlarla karşılaştırıldığında, şaşkınlık, şok, öfke gibi duygulara daha az kapıldığını gösteriyor.
Her ne kadar amigdaladaki bilgilere (kodlara veya kayıtlara) doğrudan ulaşılamıyorsa da, EMDR (Eye Movement Desensitization and Reprocessing) veya derin meditasyon sâyesinde, burası “terbiye edilebiliyor; bâzı ilâçlar da aynı işi görebiliyor.

Çünkü en temel, beynin daha üst yapılarından süzülmeyen savaş veya kaç veya donakal (fight or fright or freeze) cevapları buradan çıkıyor.
Bu bölge düşmanı veya dostu, yenebilir olanla yenemez olanı ve eşleşilebilir olanla olamayanı tefrik etmekte en önemli merkez.Bu işlevini hayat boyunca da sessiz ve derinden sürdürüyor.
Amigdala heyecanların bir deposu değil, heyecanların, duygu ve dürtülerin uygun hedefe yönlendirilmesi görevini yürüten karmaşık bir ağ sisteminin bir
bileseni.
-------------------------------------------------------------------------
Dr. Richardson'a göre prefrontal korteks "Düşünen Beyin" , Amidala ise "Hisseden = Duygusal Beyin"
Araştırmalar düzenli meditasyonun prefrontal kortekste kalınlaşmasına neden olduğunu göstermiştir.
Meditasyon üzücü olaylarla aramızdaki bağları zayıflatmaya yardımcı olur,sakin olmamızı sağlar.Prefrontal korteks "Düşünen Beyin" ve Amigdala "Hisseden = Duygusal Beyin" arasındaki bağlantıyı güçlendirir.
-------------------------------------------------------------------------
Amigdala adındaki temporal lobun anterior kısımlarındaki küçücük nukleuslar topluluğunun işlevinin
sâdece korkma-hazzetme, cinsellik-iğrenme gibi Yin-Yang tarzı en temel ve çiğ itkileri (impulses) doğurmak olduğu zannedilirken,
son senelerdeki sinirbilim araştırmaları burasının aynı zamanda arkaik ve filogenetik hâfızanın da merkezi olduğunu ortaya koydu.
-------------------------------------------------------------------------
Hippokampusun en erken 3 yaşta faâl hâle geçtiğini, ondan önceki dönemlerle ilgili hâtıraların amigdalada depolandığını, erken çocukluk çağı yaşantılarının ve travmalarının tamamen burada saklandığını, hayatın daha ileri dönemlerindeki çok şiddetli duygusal yaşantıların (özellikle travmaların) gene burayı aktive ettiğini biliyoruz artık.

Amigdaladaki bilgiye rasyonel düşünceyle veya mantıkla ulaşmak mümkün değil ama meditasyonla, vecit hâlleriyle (ecstasy), seri-işlemi (serial-processing) değil de paralel-işlemi (parallel-processing) devreye sokan sembolik-allegorik düşünceyle aktive etmek mümkün.
Hâttâ Eye Movement Desensitization and Reprocessing (EMDR) gibi tekniklerle buranın “terbiye edilmesi” ve Post-Travmatik Stres Bozukluğu gibi hastalıklarda travmadan arındırmada kullanılması gündeme geldi (Lipke 1999, Shapiro 2001).

Cloninger ve arkadaşlarının (1993) çalışmalarıyla evrimsel kökenli sebatkârlık (persistence), yenilik arama (novelty seeking), zarardan kaçınma (harm avoidance) ve ödül bağımlılığı (reward dependence) şeklinde dört temel huyumuz (temperament) olduğunu ortaya koydu
-------------------------------------------------------------------------
Ölüme Yakın Tecrübelerde (NDEs)” hipokampusun ve amigdalanın önemli rolü tartışılırken “Ölüm” denilen olayda da hipokampusun ve amigdalanın nasıl bir rol oynadığına da bakalım…
Nörofizyolojist Dr. Rhawn Joseph, “brainmind.com” adlı web sitesinde, “Ölüm” anında hipokampus ve amigdalanın aktiviteleri hakkındaki açıklamaları, Kevin Nelson’ın “Ölüme Yakın Deneyimler (NDEs)” hakkında yaptığı açıklamalara benzer bir paralellik teşkil etmektedir.

Joseph’ın açıklamasına göre de, hipokampusta kayıtlı olan ve amigdalada etiketlenen tüm anılar ve o anılara bağlı suçluluk, üzüntü gibi tüm duygular “ölüm” adlı tecrübenin bir parçası olarak “ruh” adlı mikrodalga bedende hologramik olarak tekrar yaşanır.
“Ölüm”ü tadan kişi, vücudundan yukarı doğru bir seyir, tüm yaşantının bir film gibi tekrarlanması, bu tekrarlanışla birlikte kendini yargılama, sorgulama, bir çeşit vicdan muhasebesi yapmaya başlar.
Aslında bu aktivitelerin hepsi temporal loptaki ve hipokampus-amigdaladaki bioeleletrik akımının boşalması ile meydana gelmektedir.

Dr.Joseph, “ölüm” denilen olayın başlaması ile hipokampus ve amigdalanın, beyinde hem ilk etkilenen bölgeler, hem de ilk etkilenmesine rağmen fonksiyonu duran en son iki bölge olduklarını açıklamaktadır.
Bu da bizleri şöyle bir düşünme noktasına getirebilir:
Eğer bizler, tüm hayatımız boyunca hipokampusta depolanan ve amigdalada etiketlenen daha çok “korku” merkezli duyguların hükmü altında yaşamışsak ve bu kaydedilmiş bilgiler aynı şekilde “ruh” adlı mikrodalga bedene de otomatik olarak kaydedilmişse, “ölüm” adlı olayı yaşamaya başladığımız andan itibaren madde beden olarak algıladığımız bu bedenden hologramik mikrodalga bedenle ölüm ötesi yaşantıya geçişteki en son anda yine hipokampus ve amigdalanın hükmündeyiz.
“Gost (Hayalet)” adlı filmi hatırlayın. Filmde ölümü tadan ana karakterin öldüğünü anladığı ilk anları gözünüzün önüne getirin; tüm korku ve endişelerin ortaya çıktığı tüm duyguların en yoğun şekilde yaşandığı o anı… İşte o an, o hissediş, hipokampus ve amigdalanın etkin faaliyetinden başka bir şey değil.

Tecrübe ettiğimiz ve kaydettiğimiz, amigdala sayesinde de birbirine zincirleme eklediğimiz korku ağırlıklı duygularımızı sadece bu dünyada yaşamakla kalmıyor “ölüm” adlı olayı yaşamaya başladığımız ilk andan son ana kadar da bir film gibi tekrarlayarak ölüm ötesi yaşama geçiyor ve ölüm ötesi yaşantıda da neticeleri ile karşı karşıya kalıyoruz.

O zaman, sadece bu dünyadayken değil, ölüm anı ve ölüm ötesi yaşam için de hipokampus ve amigdalaya yüklediğimiz özellikle tüm korkularımız ve vesveselerimiz bizler için önemli bir hal almaktadır.
-------------------------------------------------------------------------
Beynin hatırlama ile ilgili ana merkezlerinden hipokampus ile amigdala arasında bir ilişki vardır.
Hipokampus kuru gerçekleri hatırlarken, amigdala ise bir takım bağlantılar kurarak hatırlama yoluna gider.
Mesela bir insan ile karşılaştığınızda, o insanı daha önce tanıyıp tanımadığınızı Hipokampus yoluyla hatırlarsınız, o insandan hoşlandığınızı yada hoşlanmadığınızı ekleyen amigdaladır.

Duygusal repertuvardan bir çeşniyi bilgiye katar.
Amigdalanın en önemli görevi çevreyi durmaksızın tarayarak olası tehlikelere karşı beyni uyarmaktır.
Normal şartlar altında bile endişe duyguları oluşturan bu organ, uyarıldığında süper ihtiyatlı bir duruma geçer.
Kalp atışlarımız hızlanır, vücuttaki tüm sinirler aşırı uyarılır, göz bebekleri daha iyi görüş için genişler, daha hızlı tepki verebilmek için tüm kan kaslarda yoğunlaştığından deri sıcaklığı düşer. Sistem bir kere aktive edildiğinde kapatılması o kadar da kolay değildir. Bu durum modern insan için mutlulukla mutsuzluk arasındaki ince çizgiyi belirler.
Ayrıca korkularınızın kaynağı da amigdaladır. Geçmişte yaşadığınız korku dolu bir anı tekrar yaşadığınızda aynı korku ve endişeyi hissetmeniz amigdalanın fonksiyonudur.

Amygdalası çok çalışan insanlar ise herşeyden korkuyorlar.

Amygdalası kaza yüzünden bozulmuş insanlar ise korku veren olaylardan hiç korku duymuyorlar.
Science News'un haberine göre S. M. isimli bir kadında bulunan Urbach-Wiethe hastalığı sebebiyle amigdalasının tamamı iş göremeyecek biçimde hasarlıdır. Bu hasardan ötürü de bu kadın hiçbir korku duymamaktadır.
-------------------------------------------------------------------------
Amygdala alındığında ise ne cinsel ilgi kalıyor, ne de korku...

Yani Amigdala seksüel duygularla da ilgili.
Erkek amigdalasının dişi amigdalasına göre % 20 daha büyük olduğu bilinmektedir.

Görsel cinsel uyaranlara karşı Erkek amigdalası,özellikle de sağ amigdala çok hızlı aktivite olurken dişilerde daha yavaş olmak üzere sol amigdala aktive olmaktadır.Bu bilgi erkeklerde röntgencilik ve pornografinin daha yaygın görülmesini ve kadınların görsel cinsel uyaranlar karşısında erkekler kadar hızlı uyarılmıyor oluşunu açıklayabilir.
-------------------------------------------------------------------------
Amigdalanın disregülasyonunun (ayar bozukluğunun diyelim) Manik Depresif Hastalık, Borderline Kişilik Bozukluğu, Post Travmatik Stres Bozukluğu gibi klinik tablolarla doğrudan ilişkisi var.
Amigdala depresyon ve anksiyetede hiperaktiftir
Depresyonda beyin ön bölgesinin etkinliğinin azaldığı, limbik sistemde yer alan amigdalanın etkinliğinin arttığı bilinmektedir.

Depresyon hastalarının olumsuz durumlar karşısında, uyarılan amigdalaları, bu olumsuz bilgi sinyallerini ilettikten sonra gerektiği kadar hızlı kapanmıyor.
Bu durum karşısında, depresyondaki kişi en küçük önemsiz bir tetikleme ile bile bilinçaltında kayıt altına alınmış olayları tekrar tekrar yaşıyor.
-------------------------------------------------------------------------
Amigdala kontrolündeki Üst Beyin(Korteks) düşük frekanslı dalgaları çözerek sınırlı Dünyamızı ve benliğimizin oluşmasını sağlarken,
bilimin son yıllarda gerçek işlevini keşfettiği Epifiz(Pineal) ise, varlığın Dünya(sın)da algılayamayıp da soyut, bilinmeyen olarak kabullendiği Manevi dünyasını barındıran Alt Beyine ait yüksek frekanslı dalgaları çözen,
Kalp nöronları ile bağlantılı bir merkez yani bir yerde ' İnsanın Kara Kutusu '

Ancak Beyin veri tabanı yeterli Bilgi-Data Birikimine sahipse, acele etmeden gerekli tedbirleri alıp, sentezlemeyi yapıp Amigdala üzerinde etkili olarak onu kontrol edebiliyor.

Etkinliği artan beyin ön bölgesi, amigdalayı baskılayacak ve mantıklı kararlar alınmasını sağlayacaktır.
Beyin ön bölgesinin güçlenmesi, “evrensel gerçeği” idrakla olasıdır.

Kalpten çıkan sinirler beyinde medullaya ulaşıyorlar, ordan beyindeki daha yüksek merkezlerin içine bağlanıyor ve anlaşılan içgüdü, duygu ve korku merkezi amigdala üzerinde büyük etkisi var.

Mistik deneyimlerle bu hakimiyet oluşturulabilmekte...
Yaşadığımız olayları ve ilişkide olduğumuz insanları duygularımız aracılığıyla değerlendiririz. Ancak duygular yaşadığımız bir olayın nedeni değil vesilesidir. Her insan yaşadığı durum karşısında farklı duygular hisseder ve farklı tepkiler verir. Bunun nedeni aynı olayı yaşayan kişilerin bu olaylara farklı anlamlar yüklemesidir.
Dolayısıyla kendi bakış açımızı değiştirdiğimizde ve olayları duyguların kaynağı değil vesilesi olarak gördüğümüzde duygularımızı ön loblarımızla kontrol altına almayı öğrenmiş oluruz.

Duygularını ve düşüncelerini yöneten kişi yaşamının efendisi olur…

Farkındalık, duyguları kontrol etme gücüdür. Aynı zamanda kendini tanımanın diğer adıdır.


Alıntıdır
8  Evrensel Enerjiler ve Farkındalık / Meditasyon / Boş Kap Meditasyonu : 03 Haziran 2017, 19:23:22
                     Boş Kap Meditasyonu
Yazar : Kevala Kumbhak

Rahatca ve sessizce oturun; ellerinizi avuç içleri, sanki boş kaplar gibi yukarı bakacak şekilde, dizlerinizin üstüne koyun.

Ağzınızı hafifçe aralayın ve dilinizi, damağınızın ön dişlerin arkasında kalan kısmına dokundurun.

Dikkatinizi nefeslerinize verin.

Ciğerlerinizin üzerinizde hiç bir çaba olmaksızın nefes alıp verin.

Nefes, farkındalığın objesidir.

Sadece soluk alıp verme hareketini izleyin.

Nefesinizi izlerken, dikkatinizi burnunuzun ucuna yöneltin; burundan içeri giren havanın temasına dikkat edin.

Serin hava giriyor, sıcak hava çıkıyor.

Bu şekilde, havayı gözlemleyerek yaklaşık beş dakika sessizce oturun.

Bu beş dakikanın ardından, soluk alışınızı izleyiniz.

Havayla birlikte buruna, boğaza, kalbe, diyaframa gidin; karnınızdaki şişmenin başladığı noktanın arkasına, doğal duruşu deneyimleyeceğiniz yere doğru derinleşin.

Bu duruşta, saniyenin bir anı kadar kalın ve sonra, ters yönde ilerlemeye başlayan soluk verişinizi izleyin; karnın, diyaframın arkasındaki bir noktadan başlayarak inişini, soluğunuzun kalpten, boğazdan geçip burundan dışarıya, bedenin yaklaşık yirmi santim dışına dek çıkıp ikinci bir mola verişini takip edin.

İlk durak, göbek deliğinin arkasındadır. İkinci durak ise bedenin dışındaki boşlukta.

Bu iki durakta, nefes durur.

Bu iki durakta, zaman durur.

Nefesin hareketi zamandır.

Bu iki durakta, sadece varoluş mevcuttur.

Bu iki durakta, barış ve sevgi ile çevrelenmişsinizdir.

Bu iki durakta, Tanrı vardır.

Bu duraklar sırasında, sanki boş bir kap haline gelirsiniz.

Boş bir kap haline geldiğiniz an, ilahi dudaklar size dokunabilir.

Tanrı sizi içten kutsamayı isteyecektir.

Ciğerlerin nefes alıp vermesine izin verin ve boş bir kap haline gelin.

Bu meditasyonu sabah ve akşam on dakika uygulayınız.

Bu meditasyonu uygulayarak geçen günler, haftalar, aylar sonrasında, bu durakların giderek doğallıkla uzadığını göreceksiniz; içiniz ve dışınız üçüncü gözünüzde er geç birleşecek ve her şey içinizde meydana gelecektir.

Kaynak: The Ayurvedic Institute (Ayurveda Enstitüsü) web sayfasından çeviren Nur Alkış
9  Evrensel Enerjiler ve Farkındalık / Farkındalık / Işığın Peşindekilerin Karanlık Yanı : 02 Haziran 2017, 10:11:57
         Işığın Peşindekilerin Karanlık Yanı


Genel kabule gore, ister geleneksel dinsel bir yol ister şimdilerde popüler olan melekler, rehberler veya aydınlanmış üstatlar gibi alternatif inanç sistemlerinden birinin yolu olsun, ruhsal bir yola girdiğiniz takdirde otomatikman arınacağınız ve artık yalnızca koşulsuz sevgi ve ışık yayacağınız düşünülmektedir. Bu yolda egonuzdan kurtulmaya çalışmalı, yalnızca olumlu düşünceler üretmeli ve hep nasıl şakralarınızı dengeleme çalışması yaptığınızdan söz etmelisiniz. Elbette ki, tüm bunların da kendilerine has değerleri vardır ama dengenin ve bağlamın dışına çıktıklarında, söz konusu yolu izlemek güçleşir ve günün birinde, yanılgıların örtüsü düşer ve bazıları için ya büyük bir uyan borusu öter veya büyük bir hayal kırıklığı hissi yaşanır.

Yaşamı, kendi varlığımızın bütününe karşı büyük bir fedakarlıkta bulunarak böyle kusursuzca sürdürmeyi denersek, bütünlüğümüzün büyük bir kısmını gölgelere teslim ederiz ve başkaları tarafından kabul edilmeyeceğini sandığımız parçalarımızı saklamayı burada öğreniriz; bir maske yaratırız ve bu maskeyi çok uzun bir süre boyunca takmayı öğrenmişsek, o maskenin biz olduğuna inanarak onun tarafından ele geçiriliriz; duruma göre davranmayı öğrenmişizdir ama aslında içimizin derinlerinde acı çekeriz.

Dıştaki dikkat dağıtıcılar bizi içerideki bu boşluğu görüp, kabullenmekten alıkoyan yegane şeylerdir; yeni bir araba, yeni bir ilişki, rasgele cinsellik, yüksek tempolu bir iş, keyif veren maddeler, hastalıklar; tabi, yeni bir yeni çağ inanç sistemini de unutmayalım: Listeye ekleyebileceklerimizin sonu gelmez ama sonuçları hep aynıdır: Dikkatinizin oraya, o karanlık yana, hani “insanlar bir bilseler dehşete düşerler” sandığınız veya “yani gerçekten O ŞEYİ yapmak mı istiyorsun!” deyip sizinle tanışmış olduklarından bile utanacaklarını düşündüğünüz o yanınıza çevrilmesine engel olmak. Dıştaki kişilik maskesine çok yatırım yaptığımızda, bizim “kendi cehennemim” dediğimiz şeyin karanlık derinlerine inmemiz çok güçleşir, çoğunlukla çığlık çığlığa inmemiz gerekir.

Bir danışanım bana, on yıl önce hemcinslerinden hoşlandığını anladığında, “cennetten kovulma”nın kendine has versiyonunu yaşadığını anlatmıştı; ama yumurtalık kanseri tanısı konduktan sonra yaşadıkları sayesinde bu karanlık aydınlığa kavuşmuştu. Şimdi, kendisiyle barışık bir yaşam sürüyor. Hastalığını, kendisini inkar edişini görmesini sağlayan bir “kalk borusu” olarak yorumladıktan sonra çok uzun zamandır saklı tuttuğu, gölgelere kilitleyip, bilincinden uzaklaştırdığı en derin arzularıyla yüzleşince kendisinden beklenenlere ilişkin maskeyi çıkartmaya ve kendi hayatını yaşamaya cüret etmişti.

Ruhsal sohbetlerin yapıldığı ortamlara gidip sevgiden, ışıktan ve var olan her şeye açılmaktan önemle söz edildiğini her duyuşumda, adeta şeytan kesilip “Peki ya, gölge yanımız?” diye sormak istiyorum. Bir defasında, böyle bir konuda konuşan kişi olumsuz insanlarla karşılaşıyorsanız onlarla bir daha görüşmeyin, deyince aklıma “Peki ya onlarla birlikte yaşıyorsam veya o olumsuz insan bensem?” düşüncesi geldi. Verilmek istenen fikir, ışığa sahip olduğunuz anda her ne pahasına olursa olsun olumsuz olanı dışarıda tutmaktı; bunu da ya sürekli mantralar mırıldanarak, yalnızca beyazlar giyinerek veya adınızı kulağa egzotik gelen bir isimle değiştirerek yapabilirdiniz. Yine söylüyorum, doğru bağlamda bunların hepsi işe yarar ama gölgedeki yanı görmezden geldiğinizde bu süreç kaçınılmaz bir başarısızlıkla sonuçlanır ve şahsen, yeni çağ hareketi içinde bu kadar çok hayal kırıklığı olmasını da buna bağlıyorum. Filanca şeyi yaptığınızda tüm sorunlarınızın çözüleceğine ilişkin bir vaat söz konusuydu ve günümüzün hızlı toplumunda insanların tek istediği çabuk etki eden bir çareydi.

Dengeyi ve uyumu yaratabilmek için ışığın olduğu yerde gölgenin de olacağını, erilin dişil olmadan var olamayacağını, yin’in yang’sız olmadığını kabul etmemiz gerekiyor.

Ruhsal öğretmenlerimiz öğrencileriyle aşk maceraları yaşadıklarında veya tüm bağışları cebe atıp ortadan kaybolduklarında hayal kırıklığına uğruyoruz; kendimizin yalnızca bir parçasıyla özdeşleştiğimizde veya öğretmenimizin yalnızca bir yanını görmeyi seçtiğimizde, gölge er ya da geç saldırır. Öfkeli düşüncelerinizi veya maddi isteklerinizi karanlığa havale etmek ruhen intihar etmek gibidir; o andan itibaren, arzu ettiğimiz ama –artık sebep her neyse- inkar ettiğimiz şeyi yapan veya o şeye sahip olan insanlarla her karşılaştığımızda ya onları eleştirdiğimizi ya da kıskandığımızı görmeye başlarız; bunlar, kendi karanlık köşelerimize ayna tutan dışsal işaretlerdir oysa.

Birkaç yıl önce, bir “bilinçli oluşturma” grubuna davet edilmiştim; amaç, arzu ettiğiniz şeyi olumlu düşünce gücüyle tezahür ettirmekti. Zihnin gücü beni her zaman büyülediğinden, haftada bir toplanan bu gruba katılmayı dört gözle bekliyordum. İlk egzersizlerden biri, başarılı bir hayatı temsil edecek bir sembol üstünde meditasyon veya imgeleme yapmaktı; meditasyondan sonra, sembollerimizin neler olduğu ve bize şahsen ne temsil ettiğini konuşmaya başladık. İnsanlar sırasıyla lotüs çiçeklerinden, güzel ametist kristallerinden, rehberlik eden meleklerden söz ettiler; her şey pek hoştu, ta ki sıra bana gelinceye dek. Benim başarı sembolüm, gümüş renkli bir Mercedes SLK idi. İnsanların yüzlerindeki şok ve şaşkınlık ifadesini görseniz, akla hayale gelebilecek en kötü şeyi söylediğimi sanırdınız. Görüyorsunuz ya, sembol olarak kristalleri veya lotüs çiçeklerini seçmekte bir sorun yoktu çünkü bunlar ruhsaldı ama bir otomobil, hele de Mercedes SLK gibi bir araba fazlasıyla maddiydi ve ben, egomdan kurtulmak için biraz kendi üstümde çalışmalıydım. Oysa benim savım, bir SLK’da da en az bir kristalde veya artık her ne seçtiyseniz onda olduğu kadar ruhsal enerji olduğuydu; ne zaman böyle bir araba görsem, bana yoluma devam etmemi hatırlatacak, onaylayıcı bir semboldü.

Bir daha çağırılmadığımı söylememe gerek var mı, bilmem. “Egoyu Kurtaralım” kampanyası başlatmaya karar verdim çünkü sağlıklı bir ego bizim yaşam içinde işlev görmemize yardım eder, tüm umutlarımızın ve rüyalarımızın ürün vermesini sağlar; evet, kontrolden çıkıp, dengesini yitirebilir ama işte bu yüzden, psikoterapinin herhangi bir türüne başlamadan önce, egonun esasen başkalarının bize bizim hakkımızda söylediklerinden oluştuğunu kabul ederiz; egoya göre bizler dışarısı tarafından tanımlanırız, oysa ruhumuz bize “sen aslında bundan daha fazlasın, çok ama çok daha büyüksün” demektedir. Ve bu daha büyüğün içine reddettiklerimiz de dahildir. Örneğin, birisi çirkin olduğuna inanıyorsa, orada güzelliğin gölgesi vardır; birisi yalnızca eksiklerini görmekteyse, bolluk gölgededir. Jung gölgeyi “bilinmeyen her şey” şeklinde tanımlar; ruhumuza bakmaya karar verdiğimizde varlığımızın derinliğini fark ederiz ve kendimize kusursuz olmaktansa gerçek olma iznini veririz. Oscar Wilde’ın hikayesindeki Dorian Grey’ gibi, kendi gerçek benimizle yüz yüze geleceğimiz günün korkusuyla, portremizi tavanarasında saklamamıza artık gerek kalmaz.

Işığın peşindekilerin karanlık yanına bakmaya cüret edin çünkü gerçek ışığı orada bulacaksınız.

 

Keşke her şey bu kadar basit olsaydı!

Keşke, bir yerlerde sinsice kötü işler yapan insanlar olsaydı da tek yapmamız gereken onları geri kalanımızdan ayırıp yok etmek olsaydı.

Ama iyi ile kötüyü ayıran çizgi her insanın kalbinin içinden geçmektedir. Kendi kalbinin bir parçasını yok etmeye kim gönüllü olur ki?

 

Alexander Solzhenitsyn

 
10  Şehr-i Gölge / Doğal Taş ve Kristaller / Lithotherapy Bir Şifa Teknigi​ Olarak Kristallerin Kullanılması : 01 Haziran 2017, 14:11:40
Lithotherapy: Bir Şifa Tekniği Olarak Kristallerin Kullanılması
Yazar : Tuna Kamhi

Litoterapi, kristallerin enerjilerinin insan vücuduna yayılarak organizmayı düzene sokmasının bilimi ve sanatıdır.

Kendi yaşam yolculuğumuzda ilerlerken, DNA’larımızda var olan tüm bilgilerin üzerine yeni bilgiler ekliyoruz... Bu bilgilerin adı deneyimlerimizdir, yaşadıklarımızdır, mutluluklarımızdır, mutsuzluklarımızdır...

DNA larımız kristalin bir yapıdadır, merkabamız gibi, bilgi yok olmuyor ve kendini geliştirebiliyor... Bu bilgiler babadan oğula miras şeklinde taşınabiliyor...
Kristaller de evrenin DNA’ları olarak kabul edilirler. Kainatın tüm bilgileri, hafızalarında kodlanmış durumdadır ve bu kodlar yeni oluşmakta olan kristallerin hafızalarına aktarılırlar.
Bilgi fark edilerek, evet sadece fark edilerek dönüştürülebilir.

Kristaller fiziksel olarak durağan halde bulunmalarına rağmen engin bir enerjiye sahiptirler…
 
SAF ENERJİ-KATILAŞMIŞ IŞIK

MARCEL Vogel'in dediği gibi; “Evrenle ile ilgili fizikçilerin, bilimadamların ulaşmak istedikleri tüm bilgiler bir adet kristalin içinde mevcuttur...”

Kristaller en mükemmel kaydedicidirler... Onlar bizim ne düşündüğümüzü bilirler. Bilgiyi kaydederler. Kristaller insanın erişmeye çalıştığı saf enerjiye sahiptirler.

Kristaller insandan daha eski ve daha bilge varlıklardır... Hürmet edilmesi gereken varlıklardır, onlar hakikat bilgisine sahiptirler…

Şifacılar beden-zihin ve ruh arasındaki, bozulan enerji sistemini tekrar dengelemek için makro ve mikro şakralar üzerinde kristallerle çalışma yaparlar.

Kristallerin kendine özgü, enerjiyi tutma, yayma, toplama, itme ve çekme özellikleri vardır. Kuvars grubu silikat minerallerinden oluştuğu gibi, insan bedeni de silikat minerallerinden oluşur; özellikle sinir sistemi. Kuvars grubu insan enerjisine eşit bir enerjiye sahiptir. Kolayca rezonansa girebilirler.
Kristaller, insanın üst şakralarını, koşulsuz sevgi alanını, insan bilgeliğini tetikleyebiliyorlar. Kristallerle yapılan sağaltım çalışmalarından  güçlü sonuçlar elde edilebiliyor. Çeşitli kristaller veya sadece kuvars kristali sağaltım esnasında, fiziksel beden üzerinde bulunan şakralara bir veya birden fazla kristal, geometrik ve simetrik bir düzen şeklinde yerleştirilir ve tıkanmış şakralarda enerji akışı tekrar sağlanabilir…

Kristal terapide her enerji çalışmasında olduğu gibi uyum çok önemlidir.

Şifacı, terapi esnasında kristallerin enerjisiyle uyum içinde kalmaya özen göstermelidir. Şifacının komutu, programlaması yani güçlü  şifa niyeti enerjinin akışını sağlar.“İnsan ile kristal arasındaki ilişki koşulsuz sevgi ilişkisidir...”

KRİSTALLERİN, ilk bakışta enerjilerinin olabileceği ve bu enerjilerin şifa verici etkisinin olabileceği hayal gibi hatta mucize,tılsım gibi görülebilir. Bunu anlayabilmek için biraz gözlem yapmak, biraz deney yapmak ve fiziğe başvurmak gerekebilir.

Doğal taşlarla yapılan binalar doğal taşların kristallerinin pozitif enerjileri ile yüklüdürler. Böyle binalara girdiğimizde üzerimizdeki negatif enerji gider, dinginlik hali hakim olur ve içimiz huzur dolar.
Kristallerin elektronik aletlerin gelişiminde kullanılmaları, silikon teknolojisinin bilgisayar teknolojisinde kullanılması sayesinde, hafıza gücümüzü ve bilgi depomuzu genişletebileceğimiz yeni araçlara kavuştuk. Kristaller, birçok bilimsel buluşta önemli roller oynamaktadır. 1960’larda Bell Laboratuvarı bilim adamları geliştirdikleri ilk lazerin anahtar bileşeni olarak yakut bir kristal kullanmışlardır.
Şamanlar da ilkel ritüellerinde büyüsel ve tılsımlı özellikler atfettikleri  kristallerden faydalanmışlardır.
          
 Kristallerin enerjisini anlayabilmek için bir tohumun içindeki hareketsiz yatan enerjiyi anlamamız gerekir. Tabiat, bu tohum içinde uyuyan enerjiyi uyandırır. O tohumu toprağa gömmek ve tabiatın uyandırıcı güçlerine terk etmek zorundadır. Kuvars kristalleri bugün yaygın olarak kullanılan elektronik cihazların birçoğuna girmiştir. Bugünün saatlerinin ana bileşeni kuartz kristalleridir. Kuvars kristallerinin zamanı söylemede kullanışlı olmalarının sebebi onların elektrikle uyarılabilir olmalıdır Kuvars kristallerinin bu özelliği “piezoelektrik” olarak bilinirler...
            

IBM’de bir bilim adamı olarak çalışmış olan kristal araştırmacısı Marcel Vogel’e göre; “kristal iç yapısı bir mükemmellik ve denge durumu sergileyen nötr bir nesnedir. Uygun bir biçimde kesildiğinde ve insan beyni onun yapısal mükemmelliğiyle ilişkiye girdiğinde, kristal kullanıcının zihin güçlerini genişleten ve büyülten bir titreşim yayar. Bir lazer gibi bağdaşık, yüksek konsantre bir formda bir enerji yayar ve bu enerji arzuya tabi olarak nesne ve insanlara iletilebilir. Kristalin akıldan akıla iletişimde kullanılabilmesine rağmen, onun yüksek amacı ağrı ve acının giderilmesinde insanlığın hizmetindedir.
Uygun bir eğitimle, bir şifacı bir hastanın vücudunda hastalık örüntüleri şeklini almış negatif düşünce formlarını bertaraf edebilir. Bir insan duygusal olarak baskılandığında, sıkıldığında, gizli enerji bedeninde bir zayıflık oluşturur ve hemen ertesinde bunu bir hastalık takip eder. Bir şifacı yoğun kesilmiş bir kristalle bu hastalığı kesip atabilir, fiziksel bedenin bütünsel bir duruma geri dönmesine yol açarak enerji bedeninden negatif örüntüleri bertaraf edebilir.”
            

Kristalleri bir manyetik kayıt ortamına benzetebiliriz. Kristal, bilincin yüksek boyutlu enerjilerinden yararlanan uzman bir bilgiyle programlanmıştır. Şifacının kafasındaki düşünce veya görüntü ne kadar net ise kristalin içinde depolanacak enerji bilgili görüntü de o kadar kesin ve net olacaktır. Kristaller teker teker, tek bir spesifik enerji fonksiyonunu başarmak üzere programlanmalıdır. Bir manyetik kayıt diskine benzer şekilde kristalin enerji hafızası tek bir bilgi grubunu aynı anda kabul edecektir. Bir kristali yeni bir enerjisel düşünce formu veya fonksiyonuyla yükleyebilmek için, aynen bir manyetik diskteki gibi, yeni bilgiyi yüklemeden önceki eski içeriğin temizlenmesi gereklidir.
          

 Kuvars kristalleri, ortamdan ve insan vücudundan topladığı negatif elektrik yükünün atılması için düzenli olarak temizlenmeli ve şarj edilmelidir. Taşlar belli bir süre zarfında farklı formlarda negatif ve statik enerji biriktirir, bu enerji negatif düşünce ve duyguların oluşmasına neden olmak suretiyle elektronik kirliliğe ya da dengesiz elektromanyetik enerji oluşmasına neden olur. Bu nedenle, alınan bu kötü ve dengesiz elektrik yükünün atılabilmesi için taşların bir hafta boyunca deniz tuzuna gömülerek bekletilmesi sonucunda taşlara geçen bu kötü enerji tuza aktarılır ve tuz atılarak kötü enerjiden kurtulmak mümkün olur.
Yağmurlu, karlı ve elektrikli, fırtınalı havalarda dışarıda bırakılmaları da taşların üzerlerinde biriken dengesiz enerjinin atılmalarını sağlar.
Kristalin temizlenmesi işleminin en hızlı metotlarından biri, içine birkaç damla yaban fesleğeni çiçek esansı damlatılmış bir kase temiz suya yerleştirmektir. Tütsü yakmak, mum yakarak arındırmak veya taşları müzik hoparlörlerinin yanında tutarak müziğin ritmiyle arınabileceklerini söyleyebiliriz. Bu uygulama günler, saatler alan başka süreçlerle kıyaslandığında sadece birkaç dakikalık bir sürede tamamlanır.

          
 İnsan enerji sisteminin belli yönlerinin doğal kuvars kristalleriyle aynı dönüştürücü özellikleri vardır. Vücudu iyileştirmede doğal kuvars taşları kullanıldığında, enerji transferi, kısmen kuvars kristaliyle kuvars benzeri özellikleri olan hücresel kristal sistemleri arasında oluşan rezonans etkisi nedeniyle oluşur. Bu biyokristalize elementler vücut genelinde akan özel enerji devrelerindeki hayat gücünün belli yönlerini büyütür.

Biyokristalize sistemler vücuda yüksek titreşimsel enerjilerin girişine aracılık ederek çok yakın bir biçimde dahil olur. Tek bir kuvars kristaliyle meditasyon yapıldığında sol elde tutulmalıdır. Çünkü sol el nörolojik olarak sağ serebral hemisferiyle bağlantılıdır. Sağ beynin epifiz beziyle olan eşsiz kristalize bağlantıları nedeniyle, sağ hemisferin yüksek benliğin bilincinin yüksek boyutlu alanlarına, sırasıyla uyum sağladığı görülür. Kristallerin faydaları, kıymetli taşlarla şarj edilen suyun tüketimi sonrasında da gözlemlenmiştir. Kundalini sürecine yakın bir biçimde dahil olan epifiz bezi ve omiriliğin kristalize yapıları üzerindeki titreşimsel etkileri nedeniyle, kuvarslar meditasyon uygulamasına katkı sağlar.
Kuvars kristali şifa, enerji verme ve bilincin yüksek boyutlarına erişim sağlayabilmek gibi amaçlarla kullanılabilecek birçok taş ve mücevherden sadece biridir. Kuvars familyasındaki tüm kristaller silikon dioksitten oluşur. Kristal sistemlerinin sınıflamasını oluşturan yedi düzen bölümü vardır. Bu yedi sistem kristalize kafes yapının geometrilerindeki temel farklılıklara dayanır. Trigonal ve heksagonal sistemler eterik bedendeki yedi majör çakranın sergilediklerine benzer yüksek boyuttaki enerji ve madde düzeyleriyle bir yakınlığa sahiptirler. Her kristal sistemin enerji özellikleri farklıdır:

Taşlar, içerdikleri kristal yapılarından dolayı sürekli titreşim halinde ve buna bağlı olarak elektrik akımları yaymaktadırlar. Ayrıca benlik ile yüksek benlik arasındaki boşluk arasında köprü kurarak meditasyon yaptığına inanılan “kuvarsı” sadece estetik görüntüsünden dolayı ilgi çekmemiş aynı zamanda bu kristal oldukça yüksek frekanslardaki beyaz ışığı emerek saklayabilmiştir.    
Enerji veya beyaz ışık huzmesi bu kristalden belli bir hız düzeyinde geçirildiğinde kristal bu ışığı metali kesecek güce ulaştırır. Taşların moleküler yapılarını sürekli titreşen canlı bir organizmaya benzetecek olursak, bu yapı insan vücudu ile farklı koşullarda temas haline geçtiğinde elektrik yükünü deşarj ederek kötü elektriği bünyesine almaktadır. Bu yapıları itibarıyla insan bünyesinin ürettiği veya dışarıdan aldığı elektrik akımlarıyla da tepkimeye girerek insanlarla aralarında elektriksel bir bağ oluştururlar.
Vücudun salgıladığı ya da yaydığı elektrik akımının düzeyine bağlı olarak, taşlarla içerisine girilen iletişim farklı güç seviyelerinde ortaya çıkmaktadır. Bu iletişim bazen fiziksel olarak gerçekleşirken bazen ise akılsal, ruhsal ve duygusal boyutta bir algıdan ibaret olur ki taşların parapsikolojik etkisi denen yönü de nitekim bu bağlamın uzantısıdır.

Kuvars ve kristalinler insanların vücut yapılarına bağlı olmak koşulu ile bünyelerinde ortaya çıkan negatif enerjinin vücuttan atılmalarını sağlar. Kuvars ailesinden olan akik taşı kriptokristalin-kuvars ailesine ait renkli bir taştır. Akik taşının da iyileştirici elektriksel gücünden söz edilmektedir. Türkmen topluluklarında akik taşının, hücrelerin titreşimsel elektriğini düzenleyerek sağlıksız hücreleri iyileştirici etkilere sahip olması tansiyonu düzenlemesi kan basıncını artırması ve ağrıyan bölgeye temas ettirilerek ağrının çekilmesi gibi özellikleri tecrübe ve deneyimler sonucunda ulaşılan tespitler olduğundan bahsedilmektedir. Günümüzde bile akiğin ürettiği belli bir radyasyon dozunun tıp tarafından kullanıldığı konusunda bilgiler mevcuttur.

            Teoriye göre, hasta taşla tedavi edilirken cilt bezleri seviyesinde bir etkileşim ortaya çıkar. Dermal enzimler ise böylece taşlar vasıtasıyla temasa geçtikten sonra kimyasal bir tepkime meydana gelerek bu durum kan akışına transfer edilir. İlgili kimyasal tepkime sayesinde taşlarda bulunan mineraller kan ile birlikte damarlarda akarak ihtiyacı olan organı besleme yoluna giderek oradaki eksik olan enzimin takviyesini yapar. Bu teori, litoterapi ile şifa bulan bireyin elde ettiği etkiyi açıklayıcı bir durumdur. Bir takım araştırmaların işaret ettiğine göre taşların enerjiyi emme kabiliyetleri, insanın fiziksel bünyesini rezonans aracılığı ile etkilemektedir.
Akupunktur noktasına yerleştirilen taşlar titreşim notaları oluşturarak üzerinde bulundukları noktayı uyararak noktanın bağlı olduğu meridyene aracılık yaparlar. Böylece titreşimleri noktanın bağlı olduğu organa ileterek iyileşmesini sağlarlar. Ayrıca litoterapi uygulaması kapsamında vücudun her bir bölgesi ve noktası için çare olan taşlar mevcut olup bu taşlar ve bedenin belli noktalarına faydaları bağlamında bir tipoloji oluşturulmuştur. Örneğin kan rengine sahip olan yakut, göz rengi ile ilişkilendirilen zümrüt, böbrek anlamına gelen nefrit, kolik anlamına gelen yeşim taşı, alkolizmden koruduğu tecrübe edildiği için alkolsüz anlamına gelen ametist taşı, demir içermesi nedeniyle “kantaşı” adı verilen ve kan hastalıklarının tedavisinde kullanılan mineral, bahsi geçen terminolojiye örnek oluşturmaktadır.
          
      Sadece kuvars kristali ve akik taşının değil hemen hemen tüm değerli ve yarı değerli taşların doğal tedavi alanında kullanılması eski dönemlerden günümüze dek süregelen bir alışkanlıktır. Bunlar arasında elmas, zümrüt ve yakut, geleneksel Tibet tıbbının en önemli alternatif tıp pratikleri arasında yer alır.
Tibetliler eskiden zümrütü, sıcak deve sütüne katarak zehirlenen insanlara içirmek suretiyle tedavi etmek için kullanmışlardır. Taş vasıtasıyla vücuttaki zehir emilerek, vücuda yayılması önlenmeye çalışılmıştır.
Sağlık için kullanılan diğer bir taş ise şifa olmayacağı hiçbir derdin olmadığına inanılan, hastalıklardan korunma anlamına gelen yakuttur. Öyle ki sindirim bozukluklarında, sağırlıkta, beslenme sorunlarında, yutarak tedavi yoluna gidilmiştir. Polonya’da günümüzde dahi yakuttan yapılan içki, solunum hastalıklarında, boğaz ağrılarında ve soğuk algınlığında tedavi yöntemi olarak kullanılmaya devam etmektedir.

Bu konudaki ilgi çekici uygulamalardan biri ise, taşların toz haline getirilerek çeşitli yöntemlerle vücuda adapte edilmesidir. Bunlar arasında örneğin ezilmiş yakutun, tütün gibi içe çekilerek solunması, elde edilen tozun, baharatlara karıştırılmak suretiyle ağız yoluyla vücuda direkt olarak alınması ya da yaralı bölgeye sürülerek vücutla temas ettirilmesidir. Yakut taşında yüzde sekiz oranında bulunan “yakut asitinin” organizmada yaşlılığı bile önleyerek vücudun daha sağlam olmasını, kalp kaslarının güzel çalışmasını sağlamasını mümkün kılabileceği ve hatta sigaranın zararlarını belli bir derecede nötrleyerek kanseri önleyebileceği ifade edilmektedir.

Eski Hint kaynaklarına göre, taşlar uzaydan gelen yedi tür enerjiyi emerek sindirmektedir. Modern bilimde ise bu yedi tür enerji kavramı henüz hiçbir şekilde açıklanamamıştır. Ancak uzaydan ve güneşten gelen bazı ışınların, örneğin gamma ışınlarının, morötesi ışınların taşlara tesir ettiği bilinmektedir.
 
Organik ve mineral taşların etkisinden maksimum düzeyde faydalanmak ve olumlu etkiler sağlamak için riayet edilmesi gereken bir takım noktalar vardır. Örneğin, taşla tedavi yönteminde her ne kadar ten ile teması gerekli olsa da, bu bütün kuvars ailesinden olan kristaller için geçerli olan bir durum değildir. Kuvars ailesi içinde ametist, sitrin ve diğerlerinin deri ile direk teması gerekirken diğerleri için temas gerekli değildir. Bu kristaller ve taşlardan, pamuktan ya da ketenden yapılmış keselere konularak cepte taşımak sureti ile de faydalanılması mümkündür.
Bir kristalden en üst düzeyde verim alabilmek için kristali tedavi edilmek istenen bölgeye mümkün olduğu kadar yakın bir şekilde yerleştirilmek gerekir.

Diğer bir konu ise her defasında sadece tek bir kristali taşımak ideal yöntemlerden biridir. Ancak bazı durumlarda ise birden fazla parçayı taşımak mümkün olabilmektedir. Bir kristali taşıma süresi amaca ve beklenen etkiye göre değişiklikler arz edebilir. Bu süre, birkaç dakikadan birkaç saate varan bir zamanı kapsayabilir. Genel olarak takı olarak taşıdığımız kristal ya da taşları geceleri üzerimizden çıkartıp uzaklaştırarak taşların deşarj olması için dinlenmeye bırakılmalıdır.
Eğer sitrin gibi bir kristali örneğin sindirim sorununu tedavi etmek için cilt ile temas edecek şekilde taktığımızda genellikle böylesi bir kristalin birkaç saatten daha fazla takılmaması gerekir. Kristal taşların astrolojik özellikleri de vardır. Burçlara göre her gezegenin insanın sinir sisteminde yaptığı birtakım değişik etkiler var. Bu etkilerin bazıları bazı burçlar üzerinde olumlu olurken bir kısmı bazı burçlar için zorlayıcı olabiliyor. Astrolojik taşlar da bu durumu dengelemek için kullanılabilir.

            Kişiye uygun taş seçimi kineziyoloji veya radyestezi ile seçilmeli ve tedavi, uzman bir doktor tarafından yapılmalıdır. Bazı taşların toksik özelliğinin olduğu ve yanlış kullanımların olumsuz etkileri olduğu unutulmamalıdır.

Kişi taşını kendi seçmelidir… Bir taş dükkanına girdiğinizde aslında taş sizi çoktan seçmiştir. Yaydığınız titreşimle rezone olan taş size kendini seçtirir. Taşlara bakarsınız ve içsel bir çekilimle ihtiyacınız olan taşa yönelirsiniz. Taşı almadan önce mutlaka sizinle gelmek isteyip istemediğini ona sormanız gerekir, sezgisel bir uyanışla cevabı size ulaşır.

Taş seçildikten sonra mutlaka arındırma  temizleme ve kodlama işlemini gerçekleştirmek gerekir ki, kristal sizin enerjinizle uyumlansın ve çalışmaya başlasın…
Tüm evren canlı olduğu gibi kristaller de canlı varlıklardır. Atomik bir yapıya sahiptirler ve içsel olarak elektronlar döndüğü için dıştan durağan gibi görünseler de içsel mekanizmaları hareket halinde olduklarından CANLI VARLIKLARDIR...
 
Kristaller Konuşuyorlar Mı?
 
KRİSTALLERİN ne yaptığını nerden biliyoruz? Cevabı çok kolay… Kristaller konuşuyorlar…
Eskiler için taşlar, sadece 100 ile 200 yılda bir nefes aldıklarına inanılan varlıklardı. Birçok kadim kültüre göre taşlar, bilinçli varlıklar olup, İlahi olanın enkarnasyonu olarak kabul edilirdi.
Kristal şifacıları, Toprak Ananın bu harikulade armağanlarını canlı, bilinçli varlıklar olarak kabul ettikleri gibi, evrenin en yaşlı, en bilge varlıkları olarak da görürler…

Onlarla meditasyon yapmalı, bir katalizör vazifesi görmelerine izin vermeli, onlardan yardım talep etmeli ve onlara bizlerle nasıl çalışmak istediklerini sormalıyız.
Yaydıkları titreşimleri, müziği, notayı duymayı öğrendiğimizde, evrenin müziğini dinler gibi oluruz. Şaşırtıcı bir şekilde iletişimi hissedebiliriz. Taşlar herkesle aynı şekilde konuşmaz, çalışmaz…
Sayfa: [1] 2 3 ... 47
Kodlama & Editleme Tema Tasarımı by Aries | GolgelerKitabi.Com®
Orjinal Themes Ay Işığı by rallyproco | edit Themes by Aries



Sitemap | Arşiv | Wap | Wap2 | Wap Forum | XML | Rss
Yasal uyarı
İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Golgelerkitabı Adresimizde 5651 Sayılı Kanunun 8. Maddesine ve T.C.K nın 125. Maddesine göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Golgelerkitabi.com hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetler hukuk@golgelerkitabi.com mail adresi ile iletişime geçildikten sonra en geç 1 (Bir) Gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve avukatımız size geri dönüş yapacaktır...