Ay Isigi
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
  Gölgeler Kitabı Parapsikoloji Ansiklopedisi
Kullanıcı Adı: Beni Hatirla?
Şifre:
  Mesajları Göster
Sayfa: [1] 2 3 ... 72
1  Şehr-i Gölge / Bitkilerle Şifa ve Tedaviler / Kuru Ciltler İçin Lavantalı Doğal Yüz Toniği : 24 Mart 2011, 16:03:36
Hemmen uygulanası yapılası tatbik edilesi!!! Lavanta!!! Masum
2  Parapsikoloji & Spiritüalizm / Sır Kartları / Tarot Kartlarıyla Tanışma : 23 Mart 2011, 22:43:15
"İşe yarayan açılım türü" kavramı görecelidir. Kimine göre de Kelt Haçı yöntemi işe yaramaz ve cevaplar vermez meselâ Gülümseme Forumumuz içerisinde çeşitli değişik açılım teknikleri paylaşılmıştır ve paylaşılmaya devam edilecektir. Onun dışında internette Tarot ve başka kart desteleri için pek çok açılım çeşidi paylaşılmıştır, deneyerek kendinize uygun olanlarını seçebilir ve siz de burada bizlerle paylaşabilirsiniz Gülümseme
3  Evrensel Enerjiler ve Farkındalık / Meditasyon / ÇAKRALARI DENGELEME OLUMLAMASI ÇÜMLELERİ BİR KAÇI : 22 Mart 2011, 18:40:02
Harika! Teşekkürler Superisi  Öpücük
4  Evrensel Enerjiler ve Farkındalık / Meditasyon Çalışma Grubu / TOPLU RUHSAL VE BEDENSEL ENERJİ MEDİTASYONU TARİHİ 26:03 2011CUMARTESİ SAAT22:00 : 22 Mart 2011, 01:00:25
Katılıyorum Gülümseme
5  İnsanlık Tarihi ve Gizemleri / Osmanlı Tarihi / Osmanlı Sarayında Mutfak Hizmetleri ve Sofra Gelenekleri : 19 Mart 2011, 17:29:10
Osmanlı Sarayında Mutfak Hizmetleri ve Sofra Gelenekleri

Osmanlı Sarayının mutfak özellikleri ve hizmetlerinin bazı geleneksel ve her dönemde görülebilen ortak tarafları vardır. Ancak bu gelenek ve uygulamaların padişahtan padişaha, saraydan saraya göre değişiklikler gösterdiği bir gerçektir. Hizmetler ve sofra adabı özellikle Abdülmecidden sonraki dönemde yani Boğazdaki saraylar kullanılmaya başlandıktan sonra yavaş yavaş değişmeye başlamış ve Avrupalılaşmıştı. Buna rağmen bazı kaynaklar çatal ve bıçakla yemek yenilmesini Sultan II. Mahmud dönemine kadar götürürler. Bu padişah bazı sultan düğünlerinde ve yabancı prenslerin ziyaretlerinde alafranga büfeler kurardı. II. Mahmud'a çatal bıçak takımını Hüsrev Paşa hediye etmiştir. Sultan Abdülmecid ve Abdülaziz'in Dolmabahçe Sarayında ve Sultan II. Abdülhamid'in Yıldız Sarayında yabancı misyonlara verdikleri ziyafetler belirgin örneklerdir. Hele bunlardan bazılarının kadınlı erkekli olacak kadar batılı karakter taşıması ilginçtir. Bununla beraber yabancı misafirler dışındaki saray yaşamı ve dolayısıyla sofra gelenekleri büyük ölçüde eski ve İslami geleneklerden kopmamış, 19. yüzyıldan itibaren masada yemek yemek, çatal bıçak kullanmak gibi pratik ve çağdaş bazı uygulamaların dışına çıkılmamıştır. Geleneksel soframız olan yükseltilmiş tepsiler, bunlar etrafındaki minderler ve sedirler üzerine oturarak yemek yemek, âdeti saraylarda dahi uzun süre devam ettirilmiştir.

Bu anlatılanlardan da anlaşılacağı üzere sarayda yemek, mutfak hizmetleri ve sofra gelenekleri yalnız padişahla sınırlı değildir. Padişah yemeği dışında söz edilmesi gereken ve mutfak ve sofrayla ilgili pekçok ilginç konu bulunmaktadır. Bunların başlıcalarını şöyle sıralayabiliriz:

-Padişahın şehzade ve hanım sultanlarla ilgili düğün ve sünnet düğünleriyle devlet ricali, yabancılar ve halka verdiği şölen yemekleri;

Sur-ı hümayun denilen sünnet düğünlerinde halktan başlayarak en üst kademedeki davetlilere kadar verilen ikram ve ziyafetler ayrı bir konu oluşturur. Bu düğünlerle ilgili belgelerde görülen mutfak masrafının büyüklüğü elbette kalabalık insan topluluklarıyla açıklanabilir. Bu konuda dikkat çeken bir nokta ilginçtir; Sur-ı hümayunlarda ençok tereyağı, safran ve şeker tüketilmiştir. Bu da helva ve zerde cinsinden yiyeceklerin çokça ikram edildiğini gösterir. Şeker ayrıca seyircilerin ilgisini çekmek üzere arabalar üzerinde geçirilen büyük ölçekli ve boyalı hayvan, insan, ev ve bahçe gibi heykellerin yapımında da kullanılıyordu. Bunlar aşçılar dışında bir sanatkar grubu; Nakkaşan-ı Sükker'ler yapmaktaydı.

Sultan III. Murat'ın oğlu Şehzade Mehmet için at meydanında yapılan sünnet düğününde "her akşam bin tabaklık pilav ile her tabak için bir ekmek ve boynuz ve ayaklarıyla beraber pişirilmiş, on altıdan yirmiye kadar öküz ortaya konurdu. Halk bu yemekler üzerine öğle şitap ederdi ki meydan kırılmaş tabaklar, her tarafa dağılmış pilavlarla dolardı."
D'Hosson, Türklerin sarayda olsun halk kesiminde olsun düğün ve bayram dışında toplu yemek yeme âdetleri bulunmadığını yazar.

-Ulufe dolayısıyla yabancı elçilere ve yeniçerilere sarayda verilen yemek:
Ulufe dağıtılacak günlerde elçi kabulleri bilerek yapılırdı. Ulufe dağıtımı ve bu esnada yeniçerilere verilen yemeğin ihtişam ve renkli görüntüsünün yabancılar tarafından görülmesi hoşa gidiyor olmalıydı. Böyle günlerde devletin zenginliğini göstermek için özel yemek takımları çıkarılır, torbalar halinde akçeler sıralanır, hatta bu torbalardan birinin içindeki akçeler bir para tahtasına boşaltılırdı. Böylece akçelerin sahte olmadıkları kanıtlanmak istenirdi. Ulufe günleri şayet büyükelçi ve yabancı heyetle de davet edilmişse onlara saray bahçelerindi muhafaza edilen zürafa, aslan ve pars gibi hayvanlar da gösterilmek istenirdi.

Yeniçerilerin sarayın ikinci avlusundaki birinci selam taşına geldikten sonra kendileri için revaklar altında hazırlanmış çorbaları nasıl koşuştuğu bir çok ya.ancı elçi tarafından çok ilginç bir görüntü olarak anlatılır. Bu sırada elçiler de kendileri için perdelerle bölünmüş kısımlarda yemek yerlerdi. Gerek divanda vezirlere ve sadrazama çıkan yemek gerekse elçi yemeklerinin menüsü farklı ve zengin olurdu. Bu konuda gösterişe önem verildiği belirtilir.

-Bayram, iftar, Hırka-ı Saadet ziyaretlerinde verilen ikramlar;

19. yy.'ın ikinci yarısından itibaren Boğaziçi'ndeki saraylar kullanılmaya başlanınca Topkapı Sarıyı yalnız önemli bazı günlerde ziyaret edilir oldu. Hırka-ı Saadet dairesinde muhafaza edilen Hz. Muhammed'in hırkasının her yıl ramazan ayının 15'inde görülmesi bu ziyaratlerin gelenek haline gelmiş sebeplerinden birini oluşturur. Bu ziyaret, saray ricaline özel şişeler içinde buhur suyu gönderilerik duyurulurdu. Buhur suyunu bu şekilde davetiye gibi getiren bu ağalara hediye vermek âdetti. Ziyaret günü iftar da, Topkapı Sarayı'nda yapılır ve yemekte o gün için geleneksel hale gelen soğanlı yumurta ve baklava ikram edilirdi.

Tayyarzade At' Bey Enderun Tarihi adlı kitabında bayram yemeklerinden şöyle söz eder:
"Silahtar Ağa ili Çuhadar Ağa atlarından inip ileri geçerler ve padişahı, Babüssa'de önünde istikbal ederlerdi. Padişah, Div'n çavuşlarının alkışları arasında atından iner, Babüssa'de'den içeri girer, sadrazam, vezirler ve alayda bulunan sair zevat, kubbe altına giderlerdi. Orada padişah tarafından kendilerine mükellef bir ziyafet verilirdi. Bu sırada Yeniçerilir de orta kapıdan içeri girerler, saray mutfakları önünde kendileri için hazırlanmış taslar içinde çorbaya seğirtirlerdi. Çorba içmek için koşarak gitmek an'ane idi".

Kurban ve Ramazan bayramlarında bir fazla madde vardı; saraya kesilecek kurbanlardan bir veya birkaçını bizzat padişahın kesmesi an'ane idi. Namazdan dönünce Enderunda Hırka-ı Saadet dairesi önündeki şadırvan yanında kurban kapısı denilen yere konulmuş bir iskemleye otururdu. Silahdar Ağa, padişahın keseceği koçları getirir, duası edilir, Hazinedar Ağa'nın getirdiği tülbentlerle hayvanların gözleri bağlanır ve yine Hazinedar Ağa padişahın beline bir futa sarardı. Bıçakçıbaşı bir gümüş tepsi içinde bıçakları getirir, başlala bunlardan birini seçerek padişahın eline verirdi. Kurban eti saray kapılarına, baltacı, haseki, kozbekçi, sakalar, kuşhane, helvahane, odun ambarı, hasfırın ve kayıkçı ocaklarına dağıtılırdı.

Bu arada her yıl Muharrem ayının 10'uncu günü Aşure yapılıp aşureliklerle sarayın önemli kişilerine gönderilirdi. Nevruz bayramında yapılan Nevruziye ise çeşitli baharatlardan oluşmaktaydı. Bu karışımın formülünü hekimbaşılar verirdi.

-Haremde Valide Sultan ve Kadınefendiler, Hasekiler tarafından verilen özel yemekler;

Bu yemeklerin bir çoğu çocuk doğumlarında, herhangi bir ölüm halinde ve saray haremini ziyarete gelen padişah ailesinin kadınları veya ender olarak gelen yabancı kadın misafirler için yapılırdı. Bu konuda en önemli belge Lady Montagu'nun hatıralarıdır. Her ne kadar padişahın ikamet ettiği bilinen saraylarda ağırlanmışsa da ağırlayan hanımların saraylı olması anlatılanların saray gelenekleri olduğunu kanıtlamaya yetmektedir. Lady Montagu Osmanlı Sarayındaki hanımların fiziki güzelliklerinden, kıyafetlerine ve ev dekoruna kadar pek çok şeyi kaleme almıştır. Yemekler için söyledikleri, daha çok bunların çeşitliliği ve farklı oluşları üzerinde yoğunlaşmıştır. Gene anlattıkları arasında yemek sonrası ve öncesi yapılan şerbet, kahve ve çubuk ikramları da bilinen şeylerdir. Ancak yemek sonrasında yapıldığını naklettiği danslı ve müzikli eğlenceler elbette ilginçtir. Bu konu Osmanlı sarayındaki kadın davetlerindi dans ve müziğin bir gelenek olup olmadığını sorusunu akla getirir.

Daha önce belirtildiği üzere Sultan Abdülmecid'den sonra Osmanlı Sarayı'na davet edilen yabancı devlet büyükleri batılı tarzda ağırlanmışlardır. Bunlardan Yıldız Sarıyı'nda özellikle Alman İmparatoru Kayzer II. Wilhelm ve ailesi için verilen yemekler dikkat çekicidir. Bu yemeklerden biri Küçük mabeyn köşkünde yapılmış ve küçük şehzade Burhaneddin Efendi ile Alman İmparatorunun oğlu ortaklaşa misafirlere bir konser vermişlerdir. Burhaneddin Efendi'nin çok iyi piyano çaldığı bilinir.

Bu arada sarayın hangi bölümünde ve kademesinde olursa olsun bütün yemeklerden sonra genellikle gül suyu, buhur suyu ikram edilir, el yıkamak için ibrik, leğen, peşkir getirilir, özel merasimlerde şerbet, kahve ve gerekirse çubuk ikram edilirdi. Bu Osmanlı geleneği yavaş yavaş saraya mensup yüksek seviyeli memurlara, paşalara, zenginlere kadar yayılmıştır.

Sultan Abdülmecid'den sonra:

Eski minyatür ve tablolardan anlaşıldığı üzere 19. Yüzyıl öncesinde Topkapı Sarayı Kubbealtında verilen divan yemeklerinde sandalyede oturanlar sadece yabancı elçilerdir. Diğer vezirler ve yüksek seviyeli memurlar minderler, tabureler veya sedirler oturmakta, önlerine özel bir altlığı olan tepsiler kurulmaktaydı. Bu gelenek padişah için de geçerliydi.

Eski Saray sofraları, al, eflatun, mavi, büyük ve sırmalı örtüler üzerine kurulur, peşkirciler herkesin önüne peşkir sererlerdi. Yemekler mutfaktan genellikle tablalara taşınırdı. Saraylarda tablalar dört beş kişilik olduğu için özellikle harem halkı bu sayılara göre gruplanırdı. Herkesin çatalı, bıçağı, bardağı ve peçetesi ayrıydı. Bunlar yemekten sonra kullanılan tarafından yıkanır, kendi dolaplarında saklanırdı. Yıldız Sarayında harem yemeklerini aşçı nöbetçi denilen genç kızlar getirirlerdi.

Avrupalılaşma olayı Meşrutiyetten önce başladığı için mutfak gelenek ve repertuvarı da yavaş yavaş bundan etkilenmiştir. Özellikle II. Abdülhamit ve sonraki padişahlar zamanında misafirlere sunulan yemekler arasında sık sık Avrupa yemek isimleri ve Avrupalı aşçıların adları geçmeye başlar. Bu arada aşçıların kıyafetleri de değiştirilmiştir.

En önemli olay ise masada yemek yemek âdetinin başlamasıydı. Saray mefruşatının batılı tarzda oluşu da bu geleneğin Sultan II.Mahmut döneminde başladığını destekler. Ne var ki bu tür uygulamalar daha çok Sultan Abdülmecid devrinde yaygınlaşmaya başlamıştır.

Dolmabahçe, Mecidiye Köşkü (Topkapı Sarayı) ve Yıldız Sarayı köşklerindeki mefruşat arasında pek çok ve değişik ölçülerde yemek masası ve bunların etrafında sandalyeler vardır.

Durum böyle olunca masaya servis şeklinde de değişiklik yapmak gerekmiştir. Yemek servisi batılı tarzda ve garsonluk eğitimi görmüş Hademe-i Hümayun tarafından yapılmaktaydı. Sultan II. Abdülhamid döneminde Yıldız Sarayı'nda, Sultan Mehmet Reşad döneminde ise Dolmabahçe'de bu hademenin yabancı devlet başkanları ve maiyetlerine verdikleri servis övgüyle anılır.

Gene Yıldız Sarayında Şale Köşkünde ve Büyük Mabeyn dairesinde büyük ziyafetlerden önce çekilmiş fotoğraflar vardır. Bunlar masa düzenine batılı tarzda geçişi ve uygulamadaki başarıyı göstermesi açısından ilgniçtir.

Mutfak hizmetleri

Topkapı Sarayında Divan Vezirleri ve Harem halkı için yapılan yemekler Has Mutfakta, padişaha özel yemekler ise Kuşhane Mutfağında hazırlanırdı. Buralarda çalışan aşçılar farklıydı. Tavernier'e göre sarayda başka mutfaklar da vardı. Bunlar 7 bölümden oluşuyor, her biri bir aşçıbaşı tarafından yönetiliyordu. Padişaha, Has Mutfakta, haremini üst seviyeli kadınlarına Valide Sultan Mutfağında, Harem ağalarına Kızlarağası Mutfağında, Kapı Ağaları ve Divan memurlarına ayrı bir mutfakta, Hazinedar başı ve maiyetine, Kilercibaşı ve maiyetine, Saray ağası ve maiyetine ayrı ayrı mutfaklarda yemek pişiriliyordu.

Özet olarak günde yaklaşık olarak 4000 kişiye yemek hazırlayan, Ulufe günleri 10.000 yeni çeriye çorba-pilav-zerde pişiren bu hizmetlerin sayısı zaman zaman değişmesine rağmen 18. yüzyılda 500 kadardı. Bunlara ek olarak 400 kadar Helvacı tatlı yiyecekler (helva, macun, şerbet vb.) hazırlardı.
Saray aşçılarının ustalarına Üstüdan-ı Matbah-ı Has deniliyordu. Bunlara bağlı kalfalar ve daha sonra bölük başları ve şagirtler geliyordu. Bunlara da 300 civarında aşçı ve 100 aşçıya yakın Kızlarağası, Hazinedarbaşı, Kilercibaşı ve Saray Ağalarının özel aşçılarını eklemek gerekir.

Haremin üst kademelerine de gerekirse özel bir menü çıkarılırdı. Bütün bu hizmetliler aşçıbaşı, aşçı, ocakbaşı, kebapçı, tatlıcı, hamurcu, pilavcı, balıkçı ve perhizi adlarıyla tanınan, konusunda uzmanlaşmış kişilerdi.

Padişaha yemek pişirenler ise Zülüflü Baltacılardan, güvenilir iki kişi ve bunlara bağlı yeterince aşçı ve helvacıdan oluşmaktaydı. Pişirilen yemekler tek kişilik tencerelerde -ki buna kuşhane deniliyordu- hazırlanırdı. Padişah sefere çıkarsa bu mutfak görevlileri de beraber giderlerdi. Bunlar, Haçova, Mohaç gibi savaşlarda bilfiil savaşmış ve başarılı olmuşlardı.

Helvacılar

Sarayın helva, macun, hoşaf gibi tatlıları helvahanede yapılır, burada çalışanlara Helvacıyan-ı Hassa denilirdi. Başarılı olanları Helvacıbaşı Çaşnigirbaşı veya Hoşafçıbaşı olurdu. Ocak, 18. yüzyılda 6 usta ve 100'ü aşkın şagirtten oluşuyordu. Topkapı Sarayında mutfaklara bitişik ayrı bir helvahane bulunur. Yapılan macunların bazıları aynı zamanda bazı hastalıklara ve zayıf bünyelilere iyi geldiğinden bunlar hekimbaşı denetiminde yapılırdı.

Bu ocakta yılda bir kere ot gecesi denilen gecede yapılan özel macun bütün saray ricaline ayrı ayrı gönderilir, aynı gece ocak ahalisi bayram yaparak eğlenirdi.

Saray ekmekçilerine Habbazin-i Hassa denilirdi. Ekmekçibaşının yönetiminde çalışırlar ve pişirici, hamurk'r ve elekçilerden oluşurlardı. Fodlacılar (Pideciler) ayrıydı.

Tüm bunlara ek olarak kasaplar, yoğurtçu ve sütçüler, sebzeciler, tavukçular, simitçiler, buzcu ve karcılar, kalaycı, mumcu, buğday döğücüler (Kendüm küban), sakalar ve yedi bölük halinde çalışan kilerciler vardı. Hepsi enderunda bulunan kilercibaşına bağlı çalışırlardı.

Padişah Sofrası

Fatih Sultan Mehmet ünlü kanunnamesinde diyor ki:
"Cenab-ı şerifim ile kimesne taam yemek kanunum değildir, meğer Ehl-i iyalden ola, Ecdad-ı izamım vüzerasiyle yerleşmiş. Ben refetmişimdir"

Buradan anlaşılacağı üzere Fatih tek başına veya çok yakın olanlarla yemek yiyor ve evvelki padişahlar gibi vezirleriyle dahi yemek yemeği reddediyor. Hatta Kanunnameye göre Divanda vezirlerin de nasıl ve hangi şartlarla yemek yiyebileceği belirtilmiş, bunların önünden kalkan taamın (artık yemek) dahi çavuşlar, reisüülküttap neferleri gibi hizmetliler tarafından yenilmesini öngörmüştür. Böylece bir taraftan bu hizmetlilere vezir yemeği yedirilerek onları payelendirirken bir taraftan da israfın önlenmeye çalışıldığı anlaşılmaktadır. Ancak makam sahibi görevlilerin genellikle kendi sınıflarıyla bir arada yemek yeme zorunda olduğu görülüyor.

Sonrada Ali Ufki bey adını alan saray ağalarından Woyciech Bodowski 17. yüzyıldaki saray âdetlerini anlatırken "padişahın Hasoda'da veya teras ve bahçelerde yalnız başına yemek yediğini, yemek için kaşık ve parmaklarını kullandığını daha sonra ellerini sabunla yıkadığını" belirtir.

Padişaha giden yemek de tablalarla taşınırdı. Yemekler kapaklı sahanlarda olurdu. Sultan II. Abdülhamid'in bilinen efhamları dolayısıyla yemekleri tablalara konduktan sonra bir örtüyle kapatılır, örtünün uçları birbirine bağlanarak mühürlenirdi. Bunun gibi ekmek sepeti, su ve şerbet sürahilerinin ağızları da mühürlenirdi. Sürekli Kağıthane suyu içtiğinde bu membe yakınına kimse yaklaştırılmazdı.
Padişahın sofra hizmetlerine Çaşnigir Usta denilen Harem kıdemlilerinden bir kadın bakardı. Peşkircibaşı ise kıdemli kilercilerden seçilirdi. Peşkirleri muhafaza eden kişi Peşkir Gulamı idi. Sultan II. Abdülhamid'e sofrada yalnız Kilercibaşı hizmet ederdi. Yemek sonrası ve öncesi padişahın ellerini yıkamak için İbrik Gulamı ve İbriktar görevlendirilmişti. Butün bu görevler Enderun ağaları tarafından gerçekleştirilirdi. Herbirinin terfi edeceği görevler belliydi. Padişaha en yakın olanlar ise Hasodalılardı. Bir münasebetle Karamanda bulunan Fatih Sultan Mehmet, birgün tebdil-i kıyafet dolaşırken sokakta bir yeniçeri aşçısının etrafa küfrederek bağırdığını, esnafı suçladığını görmüş sadrazam vasıtasıyla sebebini öğrenmek istemiştir. Bağırıp çağıran aşçı, "saatlerdir bir okka et bulamadığını, düzensizliği küfrettiğini, şayet bu görevlerde kendisi olası hiçbir aksama olmayacağını" söylermiş. Padişahın bu aşçıyı önce ihtisap Ağalığına getirdiği, gerçekten başarılı olduğunu görünce sadrazamlığa kadar yükselttiğini ve bu kişinin Gedik Ahmet Paşa olduğu iddia edilir. Bu olayın doğruluk derecesi tartışılabilir. Ancak aşçının en yüksek görevlere dahi terfi edebileceğini anlatması açısından ilginç olduğu gerçektir.



kelebekforum'dan alıntıdır.
6  İnsanlık Tarihi ve Gizemleri / Osmanlı Tarihi / Osmanlı Devleti’nde Cadılar Üzerine Bir Değerlendirme : 19 Mart 2011, 17:16:22
Kaynakça

BA, MD, nr. 100.

BA, KK, nr. 3508.

İstanbul Ahkâm Defterleri, İstanbul’da Sosyal Hayat I, İstanbul 1997.

Ahmed Lütfi Efendi, Vak‘anüvis Ahmed Lütfi Efendi Tarihi, IV-V, haz. Yücel Demirel, İstanbul 1999.

Anonim Osmanlı Tarihi (1099-1116/1688-1704), haz. Abdülkadir Özcan, Ankara 2000.

Evliya Çelebi, Seyahatname, I: Evliya Çelebi Seyahatnamesi Topkapı Sarayı Bağdat 304 Yazmasının Transkripsiyonu-Dizini, I. Kitap, haz. Orhan Şaik Gökyay, İstanbul 1996;
VII: Evliya Çelebi Seyahatnamesi Topkapı Sarayı Kütüphanesi Bağdat 308 Numaralı Yazmanın Transkripsiyonu-Dizini, 7. Kitap, haz. Yücel Dağlı-Seyit Ali Kahraman- Robert Dankoff, İstanbul 2003.

Mevkufatî, Vakı‘ât-ı Rûzmerre, II, TSMK, Revan 1224; IV, Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 2437.

Silahdar Fındıklılı Mehmed Ağa, Silahdar Târîhi, II, nşr. Ahmed Refik Altınay, İstanbul 1928.

Takvîm-i Vekāyi‘, Sayı: 68 (21 Cemâziyelevvel 1249).

Albayrak, Muzaffer, “Cadı Avcılarına Takibat”, NTV Tarih, Sayı: 9 (Ekim 2009), s. 67.

Altınay, Ahmed Refik, Onuncu Asr-ı Hicrî’de İstanbul Hayatı (1495-1591), İstanbul 1988.

Arık, Şahmurat, “Osmanlı Döneminde Bir Cadı Avı ve Türk Romanında Cadı Kavramı”, Akademik Araştırmalar Dergisi, 2006, sayı 29, s. 139-154.

Boratav, Pertev Naili, 100 Soruda Türk Fokloru, İstanbul 1973.

Düzdağ, M. Ertuğrul, Şeyhülislam Ebussuûd Efendi Fetvaları Işığında 16. Asır Türk Hayatı, İstanbul 1983.

İnalcık, Halil, “Cizye (Osmanlılar’da Cizye)”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, VIII, İstanbul 1993, s. 45-48.

Koçu, Reşad Ekrem, Tarihimizde Garip Vakalar, İstanbul 1952.

Koçu, Reşad Ekrem, Yeniçeriler, İstanbul 1964.

Köhbach, Markus, “Ein Fall von Vampirismus bei den Osmanen”, Balkan Studies, 20 (1979), s. 83-90.

Kreuter, Peter Mario, “The Role of Women In Southeast European Vampire Belief”, Women In The Ottoman Balkans, Gender, Culture and History, ed. Amila Buturović- İrvin Cemil Schick, New York, 2007, s. 231-241.

Miklosich, Franz, Etymologisches Wörterbuch der slavischen Sprachen, Wien 1886.

Ortaylı, İlber, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, İstanbul 2008.

Otmanbölük, Günvar, “Akılötesi Olaylar-4. Tırnova’da Cadı Avı”, Tarih ve Medeniyet, sayı 22 (Aralık 1995), s. 55-56.

Pakalın, M. Zeki, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, I, İstanbul 1983.

Ragheb, Youssef, “Müslüman Ülkelerde Yalancı Ölümler ve Diri Diri Gömülenler”, İslam Dünyasında Mezarlıklar ve Defin Gelenekleri (Cimetiéres et Traditions Funéraires Dans Le Monde Islamique) II, Ankara 1996, s. 59-71.

Saygı, Osman, “Sarıgöl Folklorundan: Cadılar ve Cadıcılar”, Türk Folklor Araştırmaları, no: 150 (Ocak 1962), yıl: 13, cilt: 7, s. 2606.

Tabakoğlu, Ahmet, Gerileme Dönemine Girerken Osmanlı Maliyesi, İstanbul 1985.

Ursinus, Michael, “Osmanische Lokalbehörden der frühen Tanzimat im Kampf gegen Vampire? Amtsrechnungen (masarıf defterleri) aus Makedonien im Lichte der Aufzeichnungen Marko Cepenkovs (1829-1920)”, Wiener Zeitschrift für die Kunde des Morgenlandes, 82 (1992), s. 359-374.

Vukanović, Tatomir P., “Witchcraft in the Central Balkans I: Characteristics of Witches”, Folklore, Vol. 100, No. 1 (1989), s. 9-24.

Wilson, Katharina M., “The History of the Word "Vampire”, Journal of the History of Ideas, Vol. 46, No. 4 (Oct.-Dec., 1985), s. 577-583.



Yukarıda paylaşılan makale Ankara Üniversitesinin web sitesi üzerinden alınmış ve aynen aktarılmıştır. Makalenin PDF formatına ulaşmak için lütfen buraya tıklayınız.

Hazırlayan: LadyMorgan (PDF'den aktarım, düzenleme, konu bütünlüğü içerisinde olacak şekilde bölümlere ayırma)
7  İnsanlık Tarihi ve Gizemleri / Osmanlı Tarihi / Osmanlı Devleti’nde Cadılar Üzerine Bir Değerlendirme : 19 Mart 2011, 17:11:08
Osmanlı tarihindeki cadı vakalarının tamamını göçe bağlayamayız. Farklı sebeplerden kaynaklanan, veya herhangi bir özel sebebi bulunmayan cadı vakaları da yaşanmış olabileceğini, hatta, vampirler gibi yaşayıp onlar gibi yok edilen Osmanlı cadılarının, Türkler’e ait batıl inançların Rumeli’de gayrimüslimlere ait batıl inançların etkisi altında şekillenmesi neticesinde, gelenekselleşmenin birer ürünü olarak ortaya çıktıklarını kabul etmek gerekir. Ancak, kendisine intikal eden hemen her cadı vakasında mezarların açılmasına izin verilmesini devletin göçü engelleyici politikası ile açıklayabiliriz. Cadılar hakkında sahip olduğumuz Ebussuud dönemine ait ilk veri, cadılarla mücadele için şer‘an öngörülen yöntemde esas noktanın göç olduğunu kuvvetli bir şekilde ortaya koymaktadır.

Bu arada, 1830’lu yıllardaki, parası devlet tarafından ödenen cadı üstadlarının ardından yaklaşık yetmiş yıllık süreç içinde devlet, göç ve cadılar arasındaki tuhaf ilişkide neler olup bittiği hakkında çok fikrimiz olmamakla beraber, 1900’lerin başına gelindiğinde Osmanlı Devleti’ni cadılara karşı tamamen farklı bir tutum içinde bulduğumuzu belirtmeliyiz. Muzaffer Albayrak tarafından neşredilen, 1904 yılına ait bir arşiv belgesinden öğrendiğimize göre36, Selanik’e bağlı Doyran kazasında cadı, ya da o bölgede kullanılagelen tabirle “vampir”, oldukları iddia edilen iki müslümanın mezarları hiçbir hükümet görevlisine başvurmaya gerek duyulmaksızın açılmış, cenazeleri yakılarak yok edilmiştir. Çok uzun olmayan bir geçmişte mezarların açılıp cenazelerin yok edilmesini onaylayan, hatta bu işi yapanlara para dahi ödeyen devlet, bu defa mezar açanları “şerefsiz” ilan etmiş ve adliyeye yönlendirmiştir. Aslında bu belge bile bir bakıma, yukarıda ele aldığımız vakaların tam zıddı bir yoldan, bizi yine devletin cadılara karşı tutumunun göçe karşı politikası kapsamında ele alınması gerektiği sonucuna ulaştırmaktadır. Resmiyete intikal ettirilmemiş olmasını örnekteki cadı inancının arkasında devleti ilgilendiren herhangi bir etken bulunmaması ile açıklayabiliriz. Doyranlılar’ın şikayetleri arasında can güvenliklerinin olmadığına ve bu yüzden yerlerini terk etmelerine izin verilirse kendilerini daha mutlu hissedeceklerine dair hiçbir ima bulunmamaktadır. Olay, evlerindeki mutfak gereçlerinin görünmeyen varlıklar tarafından karıştırılmasından rahatsızlık duymalarından ve bu rahatsızlıktan kurtulmak için asırlardır uygulana gelen cadı yok etme yöntemini kullanmakta kendilerini özgür hissetmelerinden ibarettir. Evlerdeki mutfak gereçlerini karıştıran görünmez yaratıklara bir açıklama getirmekle uğraşacak değiliz. Burada esas nokta, halkın neye niçin inandığından, ya da inanmak istediğinden çok, devletin halkın herhangi bir batıl inancına karşı hangi şartlar altında ne tepki gösterdiğidir. Yüz yıldan daha kısa bir süre öncesinde mezarların açılıp cenazelerin yok edilmesine izin veren devletin bu defa mezar açanları suçlu bulması, yani cadılara karşı tutumunun normal bir hal alması, işin içinde kendisini ilgilendiren herhangi bir etken olmaması ile ilgili gibi görünmektedir.




Dipnotlar

1 Şeyhülislam Ebussuud Efendi imzalı bu fetvadan ilerleyen satırlarda detaylı olarak bahsedilmiştir

2 Seyahatname, VII : Evliya Çelebi Seyahatnamesi Topkapı Sarayı Kütüphanesi Bağdat 308 Numaralı Yazmanın Transkripsiyonu-Dizini, 7. Kitap, haz. Yücel Dağlı-Seyit Ali Kahraman- Robert Dankoff, İstanbul 2003, s. 279-280.

3 Seyahatname, I : Evliya Çelebi Seyahatnamesi Topkapı Sarayı Bağdat 304 Yazmasının Transkripsiyonu-Dizini, I. Kitap, haz. Orhan Şaik Gökyay, İstanbul 1996, s. 25.

4 Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, I, İstanbul 1983, s.253.

5 100 Soruda Türk Folkloru, İstanbul 1973, s. 94-96.

6 Etymologisches Wörterbuch der Slavischen Sprachen, Wien 1886, s. 374-375.

7 “Vampir” kelimesinin kökeni hakkında tüm iddiaları içeren derli toplu bir çalışma için bkz. Katharina M. Wilson, “The History of the Word Vampire”, Journal of the History of Ideas, Vol. 46, No. 4 (Oct.-Dec., 1985), s. 577-583.

8 T. P. Vukanović, “Witchcraft in the Central Balkans I: Characteristics of Witches”, Folklore, Vol. 100, No. 1 (1989), s. 21-22.

9 Reşad Ekrem Koçu, Tarihimizde Garip Vakalar, İstanbul 1952, s. 6-8; Günvar Otmanbölük, “Akılötesi Olaylar-4. Tırnova’da Cadı Avı”, Tarih ve Medeniyet, sayı 22 (Aralık 1995), s. 55-56; Şahmurat Arık, “Osmanlı Döneminde Bir Cadı Avı ve Türk Romanında Cadı Kavramı”, Akademik Araştırmalar Dergisi, 2006, sayı 29, s. 140-142

10 Takvîm-i Vekāyi‘, Sayı: 68 (21 Cemâziyelevvel 1249).

11 Reşat Ekrem Koçu, Yeniçeriler, İstanbul 1964, s. 335-336.

12 İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, İstanbul 2008, s. 45.

13 Nitekim haberin bütününde yeniçerilere yönelik bir düşmanlık açıkça hissedilebilmektedir. Bu iki yeniçerinin hayatta iken yaptıkları kötülükler ile ölümlerinden sonra başlarına gelenler arasındaki bağlantı vurgulanmaya çalışılmıştır. Son kısımda Tırnova halkının ağzından nakledilen, yeniçerilerden zaten öteden beri nefret ettikleri, bu olaydan sonra ise nefretlerinin iki misli arttığı şeklindeki söz özellikle dikkat çekicidir. Bu haliyle haber, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması esnasında ve sonrasında kendilerine karşı uygulanan sert muamele dolayısıyla yeniçerilerin halk arasında kazanmış olabilecekleri “mazlum” imajını yıkmak için gayet uygun bir araç görünümündedir.

14 “Sarıgöl Folklorundan: Cadılar ve Cadıcılar”, Türk Folklor Araştırmaları, no: 150 (Ocak 1962), yıl: 13, cilt: 7, s. 2606.

15 Vak‘anüvis Ahmed Lütfi Efendi Tarihi, IV-V, haz. Yücel Demirel, İstanbul 1999, s. 766.

16 aynı eser, s. 767.

17 Şahmurat Arık, agm, s. 148

18 Anonim Osmanlı Tarihi (1099-1116/1688-1704), haz. Abdülkadir Özcan, Ankara 2000, s. 148-149.

19 Anonim Osmanlı Tarihi (1099-1116/1688-1704), s. 149. Edirne’de yaşanan bu iki cadı vakası daha önce Markus Köhbach tarafından da ele alınmıştır: “Ein Fall von Vampirismus bei den Osmanen”, Balkan Studies, 20 (1979), s. 83-90.

20 Gerçi, yukarıda ele aldığımız Tırnova’daki cadı vakasında, cenazelerin yakılması için başvurulan şer‘î dayanak noktasında zikredilen ismin Ebussuud Efendi değil, Hoca Sadeddin Efendi olduğunu belirtmeliyiz. Ebussuud Efendi’nin şeyhülislamlığının üzerinden yirmi seneyi çok fazla aşmayan bir zaman geçmişken cadıların şer‘î açıdan gündemi bir kez daha meşgul etmiş oldukları anlaşılıyor.

21 İstanbul Ahkâm Defterleri, İstanbul’da Sosyal Hayat, I, İstanbul 1997, s. 102.

22 “Osmanische Lokalbehörden der frühen Tanzimat im Kampf gegen Vampire? Amtsrechnungen (masarıf defterleri) aus Makedonien im Lichte der Aufzeichnungen Marko Cepenkovs (1829-1920)”, Wiener Zeitschrift für die Kunde des Morgenlandes, 82 (1992), s. 359-374.

23 “The Role of Women In Southeast European Vampire Belief”, Women In The Ottoman Balkans, Gender, Culture and History, ed. Amila Buturović-İrvin Cemil Schick, New York, 2007, s. 236.

24 Aslında biz burada düzeltilmesi gereken bir yanlış anlaşılma olduğunu düşünmekteyiz. Ursinus masarif defterlerinde karşılaştığı cadıcıları devletten para almakla kalmayıp aynı zamanda devlet tarafından atanan görevlilermiş gibi ele almış ve Kreuter de aynen o şekilde değerlendirmiştir. Hatta Ursinus, halk içinde cadıları yok etmekte uzmanlaşmış kimseler zaten mevcutken bu devlet görevlisi cadıcıların ortaya çıkışına bir anlam verememektedir. Bizim anladığımız ise, bunların bağımsız olarak hizmet sunan insanlar olduğudur. Ursinus’un incelediği masarif defterlerinde, isimleri geçen cadıcıların devlet tarafından atandığına dair bir bilgi yoktur. Defterlerden anlaşılan sadece, bu cadıcılara verilen paranın devlete mahsup edildiğidir. Devletin bu masrafı neden üstlendiğinin cevabını ise, cadı ile mücadelenin göçe karşı bir önlem olarak düşünülmesinin yanısıra, bu yılların aynı zamanda Tanzimat yıllarına denk geliyor olmasında da arayabiliriz. Aslında bu bağlantı Ursinus’un da dikkatini çekmiş, fakat o bu konuyu biraz üstü kapalı şekilde bırakmıştır. Devletin, nüfusun büyük çoğunluğunu gayrimüslimlerin oluşturduğu Rumeli köy, kasaba ve şehirlerinde cadı avı için ödenek tahsis etmesini, gayrimüslimlere yönelik Tanzimat ile neticelenecek olan hoşgörü siyaseti kapsamında değerlendirebiliriz.

25 Youssef Ragheb, “Müslüman Ülkelerde Yalancı Ölümler ve Diri Diri Gömülenler”, İslam Dünyasında Mezarlıklar ve Defin Gelenekleri (Cimetiéres et Traditions Funéraires Dans Le Monde Islamique) II, Ankara 1996, s. 59-71.

26 M. Ertuğrul Düzdağ, Şeyhülislam Ebussuûd Efendi Fetvaları Işığında 16. Asır Türk Hayatı, İstanbul 1983, s. 197-198.

27 Ahmet Tabakoğlu, Gerileme Dönemine Girerken Osmanlı Maliyesi, İstanbul 1985, s. 230, 289.

28 Önceleri kaçak yükümlülerin cizyelerinin sadece bir yarısı köylüler arasında paylaştırılır, diğer yarısı ise timar sahibinden tahsil edilirdi. Fakat XVI. yüzyılın sonlarından itibaren timar sisteminin çökmesiyle birlikte timar sahibi aradan çekilmiş ve vergi açığının tamamı köylülerin üzerine kalmıştır. Halil İnalcık, “Cizye”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, VIII, İstanbul 1993, s. 46.

29 Mevkufâtî, Vakı‘ât-ı Rûzmerre, II, TSMK, Revan 1224, vr. 158b.

30 BA, KK, nr. 3508, s. 82.

31 A. Tabakoğlu, aynı eser, s. 231.

32 A. Tabakoğlu, aynı eser, s. 230-231, 288-291.

33 BA, MD, nr. 100, s. 76/287.

34 Ahmed Refik Altınay, Onuncu Asr-ı Hicrî’de İstanbul Hayatı (1495-1591), İstanbul 1988, s. 139-140. Burada sureti verilen Safer 975 (1567) tarihli hükümde son beş yıl içinde İstanbul’a gelip yerleşenlerin tespiti ve bundan sonra dışarıdan gelen hiç kimsenin şehirde mesken tutmasına izin verilmemesi üzerinde durulmaktadır.

35 Silahdâr Târîhi, II, nşr. Ahmed Refik (Altınay), İstanbul 1928, s. 543-544.

36 “Cadı Avcılarına Takibat”, NTV Tarih, Sayı: 9 (Ekim 2009), s. 67.

8  İnsanlık Tarihi ve Gizemleri / Osmanlı Tarihi / Osmanlı Devleti’nde Cadılar Üzerine Bir Değerlendirme : 19 Mart 2011, 17:09:43
Osmanlılar’ın bir fetvayla başlayıp masarif defterlerinde bir kalem teşkil edinceye kadarki üç yüz yıllık vampir macerasında, şeyhülislamı bu konuda fetva vermeye zorlayan sebep bizim için önemlidir. Bir İslam aliminin mezarların açılıp cesetlerin karnına kazık saplanmasına, başlarının kesilmesine, yakılmasına izin vermesini hayretle karşılamakla kalmayıp, bunun arkasındaki gerçeğin ne olabileceğini tespit etmeliyiz.

Edirne kadısının kitaplarda bulamadığını söylediği fetva bugün bizim için göz önündedir. Fetvada Ebussuud Efendi’den önce, gömüldükten sonra mezarlarında kefensiz ve vücudu kızarmış vaziyette bulunan ölülere bir açıklama getirmesi istenmektedir. Şeyhülislamın açıklaması, bu durumun o kişinin hayatta iken kötü bir kimse olduğuna yorulabileceği şeklindedir. Sonraki soru, bu vaziyetteki bir ölüye ne yapılması gerektiği yönündedir. Ölüden bir zarar gelmeyeceğini belirten şeyhülislam açılan mezarın geri kapatılması gerektiğini söylemekte, bunun ardından gelen, cesedin mezardan çıkartılıp yakılmasının uygun olup olmayacağı şeklindeki üçüncü soruyu da tek kelime ile olumsuz yönde cevaplamaktadır. Dördüncü soruda bu kez, Selanik köylerinden birinde yaşanan hadise üzerinde durulmaktadır. Bir gayrimüslim ölüp defnedilmiş, fakat çok geçmeden bu kişi gece yarılarında köydeki diğer gayrimüslim vatandaşların kapılarında görülmeye başlamıştır. Her kimin kapısına giderse ertesi gün o gayrimüslim de ölü bulunmaktadır. Bu şekilde ölenlerin sayısı hayli fazladır. Durumdan tedirgin olan müslüman vatandaşlar köyü terk etmelerinin şer‘an caiz olup olmadığını merak etmektedirler. Ebussuud Efendi’nin cevabı yine kısa ve net bir şekilde müslümanların yerlerini terk etmelerinin caiz olmadığından yanadır. Fakat cevaptan pek memnun kalmadıkları anlaşılan vatandaşlar bu defa, hadisenin hikmetinin açıklanması, ayrıca kurtuluş için kendilerine bir yol gösterilmesi konusunda şeyhülislamı sıkıştırmaktadır. Ebussuud Efendi hadisenin hikmeti konusunda, bunu izahta aklın ve dilin yetersiz kalacağı, konu hakkında bilgi sahibi olanların bildirdiklerini nakletmenin ise lafı çok uzatacağı şeklinde kaçamak bir cevap vermiştir. Kurtuluş için bir yol göstermeye sıra geldiğinde ise şeyhülislamın nihayet pes etmiş ve yukarıda bahsettiğimiz karna kazık saplama, baş kesme, yakma gibi metodların önünü açmış olduğunu görüyoruz26.

Ebussuud Efendi’nin pes ettiği işte bu noktada basit bir hurafeden, Osmanlı tarihinde ciddî bir demografik mesele olan göçe geçmiş bulunuyoruz. Başta anlattığımız Tırnova’daki cadı vakasına bir dönüş yapacak olursak, bu vakada cadılar yüzünden Tırnova halkının başka yerlere taşınmış olmaları da, Ebussuud Efendi’nin fetvasında dikkatimizi çeken cadı-göç ilişkisi ile paralellik arz etmektedir.

Özellikle 1683 sonrası, Osmanlı Devleti’nde iç göçlerin yoğunlaştığı, aynı zamanda göçe karşı alınan tedbirlerin arttığı bir dönemdir. Savaşlar ve bozgunlarla süregiden bu buhranlı dönemde insanları bulundukları yeri terk etmeye zorlayan sebepler gayet geçerli idi: Can ve mal güvencelerinin bulunmaması ya da ödeyebileceklerinin üzerinde tutarda vergi ile mükellef kılınmaları27. Daha güvenli bir yer ve ya daha az vergi uğruna yapılan her göç ise, sonuçları itibariyle sonraki başka göçlere zemin hazırlamaktaydı. Toprağa dayalı iş gücünün kayba uğraması, eşkıyalığın artması, kalabalıklaşan yerlerin, özellikle Bilâd-ı Selâse’nin asayişsizlik, erzak yetersizliği gibi sorunlarla karşı karşıya kalması, tenhalaşan yerlerin ise eşkıya için elverişli barınaklar haline gelmesi bir tarafa, burada özellikle, yerini terk eden yükümlülerin vergilerinin geride kalanlar arasında paylaştırılması dolayısıyla ortaya çıkan sıkıntıdan bahsetmek istiyoruz28. Tahrir defterlerinin en iyi ihtimalle üç senede bir yenilendiği sistemde, salgın hastalıklar ve gerek yerli eşkıyanın gerekse dış düşmanların saldırıları neticesi artan ölümlere bir de bu göç hareketi eklendiğinde nüfusun dağılımı iyice bozulmakta, bozukluk ölçüsünde vergi tahsilinde adaletsizlik ortaya çıkmakta idi. Mevkufatî’nin 1688-1693 yılları arasındaki kısa dönemi konu alan dört ciltlik kapsamlı eserinde rastladığımız, bazı yerlerde kişi başına otuz kırk akça vergi düşüyorken bazı yerlerde bu mikdarın iki üç bin akçaya kadar yükselmiş olduğu şeklindeki kayıt, meselenin ciddiyetini göstermesi bakımından önemlidir29. Gerçi, sıkıntının çok fazla olduğu bazı köylerde, nüfusun son durumunu belirlemek için yeni tahrirler yapılmıyor değildi. Mesela, Zencine kadısına yazılan 1 Cemâziyelevvel 1102 (31 Ocak 1691) tarihli hükümde, bir taraftan veba ve düşman saldırıları dolayısıyla meydana gelen ölümler, diğer taraftan göçler dolayısıyla kazadaki köylerin nüfus dengesinin bozulduğundan bahsedilmekte, halkın isteği üzerine tüm köylerin tekrar tahrir edilmesi gerektiği bildirilmektedir30. Ancak adaletsizliği önlemeye yönelik bu ya da bunun gibi diğer teşebbüslerin genel olarak olumlu bir sonuç verdiğinden bahsedemeyiz. Gerek cizye, gerekse avarız türü vergiler müslüman olan ya da olmayan tüm vatandaşlar için başlıca göç sebebi olma özelliğini korumuştur.

Ve göç, sebebi her ne olursa olsun, hemen her dönemde devlet için mücadele edilmesi gereken başlıca meselelerden biridir.

Göç ile olan mücadelesinde devletin temel tutumu, on sene içinde yakalanması mümkün olan kaçakların tekrar eski köylerine yerleştirilmesi, on seneyi aşkın zamandır kaçak vaziyette olanların ise bulundukları yerde vergi ile yükümlü kılınmaları şeklinde idi31. Ekonomik bakımdan fazlaca sıkıntıda olan bazı şehirlerde ise sıkça başvurulan bir tedbir olarak, cizye ve avarız türü vergiler geçici sürelerle kaldırılmakta, tohumluk ve hayvan yardımı yapılmakta, böylece halk maddî açıdan rahatlatılmaya çalışılmaktaydı32. Bundan başka, göçü engellemek için devletin kimi zaman sert uygulamalara başvurmak zorunda kaldığını da biliyoruz. 1101 yılı Şevval ayı sonlarında (Temmuz-Ağustos 1690) Köstendil muhafızına gönderilen bir hükümde, Köstendil halkından civar kazalara kaçanların yakalanarak hapsedilmesi emredilmektedir33.

Göçe dair bu genel bilgi bizde, herhangi sebepten dolayı bulundukları yerden ayrılmak isteyen insanların, bunu devletin takibine uğramak endişesini taşımaksızın, meşru bir şekilde yapabilmek için sağlam bahanelere duydukları ihtiyacın, Osmanlı tarihinde yaşanan cadı vakalarının ortaya çıkışında etkili olabileceği düşüncesini uyandırmıştır. Yani bahsetmeye çalıştığımız, bir hurafeye gereksinim doğrultusunda gerçeklik kazandırılmak istenmesidir. Göçün, Viyana bozgunu ile başlayan bunalımlı süreçten çok daha önce, 1500’lü yılların ikinci yarısında da devlet için mücadele edilmesi gereken önemli bir konu olarak ele alınmış olması34 ve bunun aynı zamanda Ebussuud Efendi’nin, mezarların açılıp cenazelerin kazıklanmasına izin verdiği yıllara denk düşmesi önemlidir.

Aynı şekilde, yukarıda değindiğimiz, Edirne’de yaşanan iki cadı vakasında da göçün etkisi varlığını hissettirmektedir. Birbirinin ardısıra mezarlarından kalkan bu iki ölüyü, o yıllarda Sultan II. Mustafa’nın sıklıkla Edirne’de ikamet ediyor olmasına ve bölge halkının padişahın varlığı dolayısıyla çektiği sıkıntıya, fazla zorlamaksızın, bağlayabiliriz. Nitekim padişahların Edirne’deki uzun süreli ikametlerinin nelere yol açtığı ile ilgili olarak, doğrudan II. Mustafa dönemi için değilse de, II. Süleyman dönemi için net kaynak bilgisine sahibiz. Fındıklılı Silahdar Mehmed Ağa, Târîh’inde bu konu üzerinde önemle durmuş, padişahın Edirne’deki varlığının halkın kesesine ve devlet hazinesine olan zararından bahsetmiştir. Yine Silahdar’ın nakline göre, II. Süleyman’ı Edirne’den ayrılıp İstanbul’a yerleşmeye ikna etmek için rikâb kaymakamının sarfettiği sözler de bu konuda bizim için yol göstericidir. Kaymakam, halkın iştirâ, nüzül ve sürsat vermekten fakirleştiğini, ellerinde hiçbir şey kalmadığını, masraflar mîrîden dahi karşılansa bunun neticede yine halka zulme dönüşeceğini söylemektedir35.

9  İnsanlık Tarihi ve Gizemleri / Osmanlı Tarihi / Osmanlı Devleti’nde Cadılar Üzerine Bir Değerlendirme : 19 Mart 2011, 17:09:07
Osmanlı’da yaşanan cadı vakalarını, o zamanın siyasî ve sosyal şartları doğrultusunda değerlendirmeye yönelik bir başka fikir de Osman Saygı’dan gelmiştir. I. Dünya Savaşı esnasında Selanik’te yaşanan Hakime adlı cadı vakasını esas alan Saygı, çoğunlukla Balkanlar sahasında ortaya çıkan bu hadiselerin, Türkleri Balkanlar’dan uzaklaştırmak için düşmanlar tarafından hazırlanmış birer tuzak olabileceğine işaret etmiştir14. Milliyetçi açıdan ele alındığında hiç fena görünmemekle beraber bu fikir, meseleyi aslında bulunduğundan daha basit bir seviyeye indirmektedir.

Esasen, cadılar hakkındaki bir haberin devletin resmî yayın organında yayımlanmasından çok, Târîh’ini yazarken Takvîm-i Vekayi‘’de çıkan haberlere sıklıkla müracaat eden Vak‘anüvis Ahmed Lütfi Efendi’nin bu haber hakkında sessiz kalması bize ilginç görünüyor. Fransa’da seksen sekiz yaşında iken ölen bir kadının karnında otopsi esnasında elli yıl önceden kalma bir cenin bulunması15 veya yine Fransa’da, ölen bir adamın üç gün sonra defnedilmek üzere iken canlanıp ayağa kalkması16 gibi yabancı magazin haberlerine yer vermekten kaçınmayan Lütfi Efendi’nin, kendi yaşadığı ülkenin topraklarında meydana gelen bu olayı atlamış olması gerçekten tuhaftır. Zamanın vakanüvisinin olayı muhtemelen üstünde durmaya değmeyecek bir hurafe olarak farzettiği anlaşılıyor. Günümüz araştırıcılarının bakışının da Lütfi Efendi’ninkinden pek farklı olmadığını görüyoruz. Konu hakkında ulaşabildiğimiz derli toplu tek çalışmada “cadı”, edebî bir unsur olarak ele alınmakta ve bunun bir hurafe dahi sayılamayacağı görüşü üzerinde durulmaktadır17. Osmanlı “cadı”sının Bram Stoker’ın Dracula’sı tarzında bir yaratık olmadığını ve bu tür bir batıl inanışın Türk toplumunda batıdaki ölçüde yerleşemediğini söylemekten daha fazlası tarihçiye düşüyor.

Eserini Lütfi Efendi’den neredeyse iki asra yakın süre önce vermiş olan ismi belirsiz bir Osmanlı tarihçisi, onun aksine mezarlarından hortlayanlar meselesini genişçe ele almıştır. Aşağı yukarı aynı yıllarda her ikisi de Edirne’de yaşanan iki ayrı cadı vakasından ilkinde cadı olduğu iddia edilen kişi müslüman bir erkektir. Halk cadının varlığından dolayı korku içindedir. Edirne kadısı Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin bu konu ile ilgili bir fetvası bulunduğundan, fetvada cadı olduğu kesinleşen bir kişinin karnına kazık saplanmasına, bu işe yaramazsa başının kesilip ayakların dibine yerleştirilmesine, nihayet bu da işe yaramazsa yakılıp yok edilmesine izin verildiğinden haberdardır. Fakat kadı, kitaplarda bu fetvanın bir suretine rastlayamamıştır ve merkeze ne yapması gerektiğini sormaktadır. Kadıya verilen cevap, bir bilirkişi nezdinde mezarın açılması ve cenazede hakikaten cadılığa alamet hal görülürse bunun bildirilmesi yönündedir. Cadılığa alamet hal ise kısaca, cesedin renginin kırmızıya dönüşmüş olması şeklinde açıklanmaktadır18. Bu ilk vakada mezar açıldığında ne renk bir cesetle karşılaşıldığını, meselenin nereye vardığını bilemiyoruz. Ancak ikinci vakada dedikodunun daha ustalıkla tertiplenmiş olduğu görülmektedir. Bu defa cadı olduğu iddia edilen kişi henüz üç ay önce ölmüş bir kadındır. Dolayısıyla merkezden tayin edilen ve erkek olduğunda hiç şüphe bulunmayan bilirkişinin cenazeye bakması mümkün değildir. Dört kadın getirilir ve bu kadınların şahitliği ile cesedin çürümemiş, renginin kırmızıya dönüşmüş olduğu merkeze bildirilir. Merkezden gelen cevapta, halkı korkudan kurtarmak için yapılması gereken her şeye izin verilmektedir19.


1110 (1698-1699)’lu yıllarda peşpeşe meydana gelen bu iki vakaya ait ilam ve buyuruldularda konuya yönelik bir acemilikten söz edilebilir. Özellikle Edirne kadısının, Ebussuud Efendi’nin bir fetvasından bahsedip de bu fetvayı kitaplarda bulamamış olduğunu belirtmesi dikkat çekicidir. Bundan, Ebussuud Efendi’nin o fetvayı yazmasını gerektiren vakadan sonra Osmanlı topraklarında benzeri başka vakaların seyrek yaşandığı sonucunu çıkarabiliriz20. Ayrıca, önce bir bilirkişi görevlendirip konu hakkında karar vermeyi ertelemesine, sonra da net bir cevap vermek yerine ne gerekiyorsa onun yapılmasını bildirmesine bakılacak olursa, hükümetin bu işte pek fazla tecrübesi olmadığı anlaşılmaktadır.

Ancak gerek mahallî gerekse merkezî yöneticilerin cadılara karşı tavrının netleşmesi için aradan elli yıldan az bir zamanın geçmesi kafi gelmiş gibi görünmektedir. 1156 Cemâziyelâhırı sonlarında (Ağustos 1743) Terkos’a bağlı Yeniköy mezarlığında yaşanan cadı vakasında, vakanın yaşandığı yer ile merkez arasındaki yazışma, yukarıda değindiğimiz Edirne’deki hadise örneğinde olduğundan farklı ilerlemiştir. Bu defa ne merkez bahsedilen cadı meselesinin kesinleştirilmesi konusunu gündeme getirmiş, ne de Terkos naibi cadıyı yok etmekte kullanılacak metod hakkında merkezin fikrini sormuştur. Cadı meselesini merkeze haber verdiği ilk ilamdan sonra, ikinci ilamında naib, doğrudan cadının yakılarak yok edildiğini bildirmiş, ayrıca bu yakma işinin onaylandığına dair bir hüküm gönderilmesini istemiştir21.İş işten geçtikten sonra istenen bu onay, belki de daha sonra vuku bulabilecek olan başka vakalar içindir. Bu arada naibin, cadının ortadan kaldırılmasında kullanılan yöntem hakkında merkez ile yeni bir yazışmaya girişmeye gerek duymayışını, diğer illerde uygulana gelen cadı yakma geleneğini emsal göstererek açıklamış olması önemlidir. Bu açıklamadan, Terkos cadısının ortaya çıktığı günlerde, civarda kendi cadıları ile meşgul olan başka yerlerin de bulunduğunu anlıyoruz.

Yeniköy mezarlığındaki cadının ardından yaklaşık yüz yıl sonraki döneme geldiğimizde Osmanlı Devleti’nin cadılara karşı izlediği yolda bir kademe daha ilerlemiş olduğunu görmekteyiz. Bu dönemde Rumeli’deki Osmanlı topraklarında ortalığı vampirler basmış gibidir. Konu hakkında, Michael Ursinus’un Makedonya masarif defterlerine ve Bulgar folklorist Marko Cepenkov (1829-1920)’un on ciltlik eserine dayanan çalışması bizim için önemli bilgiler içermektedir22. Ursinus’un Cepenkov’un eserinden naklen verdiği bilgiden, 1800’lü yılların başlarında Makedonya’da vampirlerin çok sık karşılaşıla gelen yaratıklar olduğunu, bunlar arasında Türk vampirlerin de bulunduğunu öğreniyoruz. Anlatılan hikâyelerde vampire dönüşen Türkler bulunduğu gibi, kendilerine has yöntemlerle halkı vampirlerden kurtaran Türkler de mevcuttur. Fakat Ursinus’un çalışmasının asıl dikkat çekici yanını, Makedonya Arşivi’ndeki 1836-1839 yılları arasındaki süreye ait üç ayrı masarif defterinde isimleri geçen “cadıcılar” ya da “cadı üstadları” oluşturmaktadır. Bunların, ücretleri devlet tarafından ödenen ve her nerede bir cadı vakası ortaya çıkarsa oraya gidip cadıyı yok eden görevliler olduğu anlaşılıyor. Ursinus meselenin bu şekilde, gerçekte var olmayan yaratıklardan devletten para alan kanlı canlı gerçek insanlara intikalini hafif küçümseyici bir yaklaşımla değerlendirmiştir. Tam bir vampir uzmanı olan Peter Mario Kreuter’in yaklaşımı da Ursinus’unkinden pek farklı değildir. Vampirlere yönelik herhangi bir derinlemesine araştırması bulunmayan Osmanlı Devleti’nin bunları yok etmek için para harcayıp adamlar görevlendirmesi Kreuter’e ilginç gelmektedir23.

Ancak Osmanlılar’ın, vampirlerle olan tanışıklığının birden bire Ursinus’un ele aldığı vakalarla birlikte ortaya çıkmadığı, üç yüz, hatta belki daha fazla yıllık bir geçmişe dayandığı düşünüldüğünde meselenin aslında pek de basit olmadığı anlaşılır. Üç yüz yıl içinde Osmanlı Devleti’nin bu yaratıkları kendi hallerine bırakmak yerine, kademe kademe onlarla mücadeleye girişmesini, Ursinus ve

Kreuter’in yaklaşımlarında olduğu gibi, koca bir devletin gerçeküstü ile olan iştigalinin abesliği şeklinde değerlendirmek haksızlık olur24.

Bu arada, ne kadar gerçek ya da ne kadar gerçeküstü oldukları bizi çok fazla ilgilendirmemekle beraber, ele aldığımız bu cadı vakalarının, o yıllarda ölüyle diriyi birbirinden ayırt etmekte kullanılan tıbbî kıstaslardaki yetersizlikten kaynaklanabileceğini belirtmeden geçmek istemiyoruz. Tarihte öldükten, hatta gömüldükten sonra canlanan insanlara ait pek çok hikâye bulunabilir. Günümüzde dahi hemen hepimiz aile büyüklerimizden, ya da etrafımızdaki görüp geçirmiş kimselerden buna benzer hikâyeler dinlemişizdir. Konu hakkında hazırlanmış bilimsel bir çalışmada, er-Râzî, İbn-i Sinâ, İbn-i Rüşd gibi büyük İslam alimlerinin, damar tıkanması ve inme neticesinde ölen kimselerin üç günden önce gömülmemesini önerdiklerinden; onların bu önerisinin geçen yüzyıla kadar Avrupalı doktorlar tarafından da uygulandığından bahsedilmektedir. Özellikle bu iki sebepten dolayı gerçekleşmiş bazı ölüm vakalarında insanlar, saatler sonra tekrar hayata dönebilmektedir. Yine aynı çalışmada, gömüldükten sonra mezarlarından yükselen çığlıklardan aslında ölmedikleri anlaşılan bazı tarihî şahsiyetler örnek gösterilmekte, hayatta iken iyi biri olarak tanınan şahsiyetin mezarından yükselen sesleri hayra yoran insanların, kan dökücü zalim bir kimse olarak bilinen şahsiyetin mezarından yükselen sesler karşısında kapıldıkları korku üzerinde durulmaktadır25. Bu çalışma, her şeyin mantıklı bir açıklaması olduğuna inanan modern okuyucuya, olağanüstü görüneni olağan boyuta oturtmak konusunda belki yardımcı olabilir. Bizim çalışmamız ise, ister olağan olsun ister olağanüstü, cadı meselesinin kadılar, hatta şeyhülislamlar nezdinde itibar bulabilmiş olmasının arkasındaki gerçek ya da gerçekler hakkında bir fikir sunabilmeyi amaçlamaktadır.

10  Parapsikoloji & Spiritüalizm / Burçlar / 19 MART 2011 DOLUNAY SAAT 20.09 BURÇLAR : 19 Mart 2011, 16:05:37
Burçları okurken Ay burcunuza bakmayı unutmayın, ne de olsa Ay mevzu bahis Gülümseme
Sayfa: [1] 2 3 ... 72
Kodlama & Editleme Tema Tasarımı by Aries | GolgelerKitabi.Com®
Orjinal Themes Ay Işığı by rallyproco | edit Themes by Aries



Sitemap | Arşiv | Wap | Wap2 | Wap Forum | XML | Rss
Yasal uyarı
İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Golgelerkitabı Adresimizde 5651 Sayılı Kanunun 8. Maddesine ve T.C.K nın 125. Maddesine göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Golgelerkitabi.com hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetler hukuk@golgelerkitabi.com mail adresi ile iletişime geçildikten sonra en geç 1 (Bir) Gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve avukatımız size geri dönüş yapacaktır...